İktisat tarihinin ve sosyal bilimlerin gelişim sürecinde "ahlaki ekonomi" (moral economy) ve "etik iktisat" kavramları, tek tip ve monolitik bir tanıma hiçbir zaman sahip olmamıştır. Aksine bu kavramlar, kökenleri, epistemolojik yöntemleri ve hedefleri bakımından belirgin şekilde farklılaşan iki ana aks etrafında şekillenmiştir.
Modern siyaset ve iktisat düşüncesi, kamu hukuku ile özel hukuku, devlet ile piyasayı, kamu iktidarı ile özel mülkiyeti birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki antagonist ya da en iyi ihtimalle dengelenmesi gereken bağımsız alanlar olarak kurgulama eğilimindedir. Ancak iktisat tarihi, bu kavramsal ayrımın kesintisiz bir gerçeklikten ziyade, 19. yüzyılın Westphalyacı ulus-devlet paradigması tarafından inşa edilmiş geçici bir tarihsel parantez olduğunu göstermektedir.
Dünya iktisat tarihi1, 18. yüzyılın sonuna kadar tek bir devasa gücün gölgesinde şekillenmiştir: Çin. MÖ 221’de ilk imparatorluğun kurulmasından MS 1800 yılına kadar geçen süreçte Çin, sadece bir devlet değil; kendi kurallarını, kendi teknolojisini ve kendi finansal evrenini yaratan bir "medeniyet-devlet" olarak varlığını sürdürmüştür.
İllegal uyuşturucu piyasaları, hukuki regülasyonların ve kurumsal denetimin tamamen dışında kalsa da iktisadın temel ilkelerinden muaf değildir. Aksine bu alan; arz ve talep kanunlarının, risk analizi mekanizmalarının ve piyasa aksaklıklarının en sert, yalın ve saf haliyle gözlemlendiği "sınırda iktisat" (frontier economics) laboratuvarı niteliğindedir.
Din ekonomisi, iktisat biliminin rasyonel seçim teorisi, kurumsal iktisat ve kamu tercihi gibi temel alt disiplinlerini din olgusuyla buluşturan çift yönlü ve son derece dinamik bir çalışma alanıdır. İktisat ve din arasındaki bu akademik etkileşim, metodolojik açıdan iki temel eksen etrafında şekillenir: Dinin iktisadi davranışlar ve kurumlar üzerindeki etkisi ile iktisadi analiz araçlarının dinin bireysel ve kurumsal tezahürlerini anlamak üzere kullanılması.
Karayipler’in kalbinde, Meksika Körfezi ile Atlas Okyanusu’nun kesişim noktasında yer alan Küba; jeopolitik konumu gereği tarihsel olarak "Antiller’in Anahtarı" (Clavis Balti) olarak nitelendirilmiş, stratejik önemiyle küresel güç mücadelelerinin merkezinde durmuş bir ada coğrafyasıdır. 1492’de İspanyol sömürgeciliğiyle başlayan tarihsel serüveni, adayı şeker kamışı ve tütün üretimine dayalı devasa bir plantation (büyük çiftlik) ekonomisine dönüştürmüştür.
Geleneksel refah devleti literatürü, Gøsta Esping-Andersen’in 1990 yılında yayımlanan yapıtı The Three Worlds of Welfare Capitalism (Refah Kapitalizminin Üç Dünyası) çerçevesinde şekillenmiştir. Esping-Andersen; piyasadan arındırma (de-commodification) ve toplamsal katmanlaşma (social stratification) kavramlarını temel alarak sanayileşmiş Batı kapitalizmini üç ana modelde tasnif etmiştir.
Refah devleti literatürünün modern dönemeç noktası, Gøsta Esping-Andersen’in 1990 yılında yayımladığı The Three Worlds of Welfare Capitalism başlıklı çığır açıcı çalışmasıdır. Esping-Andersen, refah devletlerini yalnızca harcama miktarlarına göre sıralayan nicel yaklaşımları reddederek, sistemlerin niteliksel ve kurumsal mimarisini çözümlemek üzere üç temel analitik eksen geliştirmiştir..
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Bloku ülkelerinde ivme kazanan refah devleti uygulamaları, kapitalizmin piyasa odaklı dinamikleri ile demokratik toplumların sosyal adalet, güvenlik ve eşitlik talepleri arasında tarihsel bir uzlaşı rejimini temsil etmektedir. Bu süreçte refah devletleri tek tip bir gelişim patikası izlememiş; her ülkenin tarihsel, iktisadi, dini ve kurumsal mirasına bağlı olarak farklı "refah rejimleri" türemiştir.
Karşılaştırmalı sosyal politika ve iktisadi kurumlar literatüründe refah devleti, yalnızca devletin sosyal harcama miktarı veya bütçe büyüklüğü üzerinden tanımlanan edilgen bir mekanizma değildir. Modern sosyal politika analizi; devlet, piyasa ve aile arasındaki risk paylaşımının ve kaynak aktarım biçimlerinin toplumsal yapıyı nasıl kurguladığına odaklanır.
Savunma ve güvenlik gereksinimleri, insanlık tarihi boyunca toplumsal örgütlenmenin, devlet kapasitesinin ve iktisadi yapıların şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Klasik ve neoklasik iktisat gelenekleri, uzunca bir süre savunma harcamalarını serbest piyasa mekanizmasının dışında kalan, "üretim dışı" (unproductive) ve kaynak tahsisinde sapmalara yol açan zorunlu bir "kamusal yük" olarak değerlendirme eğiliminde olmuştur.
Kentsel iktisat yazınında sosyal konut politikaları, genellikle piyasanın tamamen dışlandığı hantal devlet mülkiyetleri ya da alt gelir gruplarını kentin çeperlerine süren neoliberal kota zorlamaları arasında kutuplaşmaktadır. Hollanda’nın Amsterdam ve Rotterdam metropolleri ekseninde somutlaşan konut rejimi ise, bu iki geleneksel kutbun da dışına taşarak kurumsal iktisat literatürüne radikal bir "Üçüncü Yol" sunmaktadır.
İktisat bilimi, özü itibarıyla "kıtlık" (scarcity) üzerine inşa edilmiş bir disiplindir. Adam Smith’ten Keynes’e, üretim faktörlerinin (toprak, emek ve sermaye) sınırlılığı ve bu sınırlı kaynakların en yüksek toplumsal refahı sağlayacak şekilde dağıtımı, iktisadi düşüncenin ana eksenini oluşturmuştur.
Modern ekonomi, sanayi devriminden bu yana en köklü dönüşümünü "platformlaşma" (platformization) süreciyle yaşamaktadır. Geleneksel üretim modellerinde değer, bir firmanın kontrolündeki doğrusal bir zincirde yaratılırken; platformlar bu hiyerarşiyi yıkarak değeri, bağımsız aktörlerin (arz ve talep) etkileşiminden ve bu etkileşimin yarattığı ağ etkilerinden türetmektedir.