Son yıllarda Çin’in atıl kapasitesine dair şikâyetler eksik olmadı. Pekin’in ihracatı teşvik etme ve ne pahasına olursa olsun dış ticaret fazlasını büyütme kararlılığı; ABD ve Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş ekonomilerin yanı sıra Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme hedeflerine de zarar vermiştir. Mevcut sınamanın niteliğine dair küresel ölçekte her zamankinden daha güçlü bir uzlaşı bulunsa da, bu durum Çin’in ekonomi politikaları üzerinde kayda değer bir etki yaratamamıştır.
Nitekim bu sorun nitelik değiştirerek daha tehlikeli bir boyuta evrilmektedir: Dünyanın Çin kaynaklı atıl kapasiteyi emme kapasitesi kırılma noktasına yaklaşmaktadır. Bu kırılmanın gerçekleşmesi halinde, hükümetlerin olası artçı sarsıntıları yönetmekte yetersiz kalacağı bir dönemde küresel bir ekonomik krizin patlak vermesi kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkabilir.
Son yirmi yılda Çin, kayıtlı tarihin en yüksek dış ticaret fazlasına ulaşmıştır. 2025 yılı itibarıyla söz konusu miktar yaklaşık 1,2 trilyon dolara erişmiş ve küresel mal ticareti artış hızının üç katı oranında bir büyüme kaydetmiştir. Bu yapısal parametre kısa vadede Çin açısından stratejik kazanımlar sağlarken küresel ekonominin geri kalanı için dezenflasyonist bir işlev görmüştür; ancak siyasi ve yapısal açıdan sürdürülebilir bir nitelik taşımamakta, tüm küresel ekonomi için giderek büyüyen ve göz ardı edilen bir risk teşkil etmektedir.
Çin’in son birkaç on yılda sergilediği olağanüstü ekonomik kalkınma süreci, diğer ülkelerin verimli tedarik zincirleri ve tüketici refahı karşılığında düşük maliyetli imalat ürünlerini kabul etmeye gönüllü olduğu elverişli bir uluslararası konjonktür sayesinde mümkün olmuştur. Fakat söz konusu uluslararası ortam artık işlevselliğini yitirmiştir. Çin’den gelen ithalat dalgasının beraberinde getirdiği sanayisizleşmeyi ve kritik bağımlılıkları kabullenmeye yönelik siyasi irade oldukça kısıtlıdır ve hızla aşınmaktadır. Bu eğilimlerin devam etmesi halinde korumacılık eğilimlerinin artması, Çinli üreticilerin pazar erişiminin engellenmesi ve böylelikle Pekin’in 2020’de yürürlüğe koyduğu, hem iç ekonomik kendine yeterliliği hem de uluslararası pazarlarla sürdürülebilir entegrasyonu hedefleyen ―çift dolaşım‖ (dual circulation) stratejisinin akamete uğraması muhtemeldir.
Ancak mesele yalnızca siyasi tepkilerden ibaret değildir; konu aynı zamanda temel matematiksel hesaplamalarla ilgilidir. Çin ekonomisi nispeten küçükken, ihracat büyümesini küresel ekonomik büyüme hızının iki ila üç katı seviyesinde tutmaya dayalı bir strateji uygulanabilirdi; zira Çin’in ihracatını emebilecek yeterli küresel talep mevcuttu. Bugün ise Çin çok daha büyük bir ekonomiye sahiptir ve nihayetinde alıcı yetersizliğiyle karşılaşmaksızın bu patikayı sürdürmesi imkânsızdır. Yalın bir ifadeyle Pekin, kendi ekonomik modelinin sınırlarını aşmıştır.
Çin’in ihracat mekanizması duraksadığında, bunun yaratacağı hesaplaşma en çok Çin için sancılı olacaktır. Ancak Çin ekonomisindeki ciddi bir yavaşlama, Asya-Pasifik bölgesi başta olmak üzere ekonomileri Çin ile eklemlenmiş olan tüm temel ticari ortaklarında derin sarsıntılar yaratacaktır. Amerika Birleşik Devletleri de bu şoktan muaf kalmayacak, fakat küresel ekonomiyi istikrara kavuşturabilecek ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip tek aktör olarak öne çıkacaktır.
Maliyetli olaylar zincirinden kaçınmanın en güvenli yolu, Çin ekonomisinin önleyici ve kademeli bir biçimde yeniden dengelenmesidir. Bu yaklaşım, Çin için daha sürdürülebilir bir büyüme patikasına giden en makul yol olduğu gibi, ABD’nin de yıllardır savunduğu bir stratejidir. Geçmiş on yıllarda bu rasyonel bir tercih iken, günümüzde hayati bir zorunluluk haline gelmiştir.
Mutlak Dezavantaj
Birleşmiş Milletler’in 2024 tarihli raporuna göre Çin, günümüzde küresel sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 30’unu gerçekleştirmekte olup bu oranın 2030 yılına kadar yüzde 45’e ulaşması beklenmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki ABD ekonomisi hariç tutulursa, sanayi gücünün bu düzeyde tek bir merkezde yoğunlaşmasının tarihsel bir emsali bulunmamaktadır. Küresel GSYH’ye oranı baz alındığında, Çin’in mevcut imalat sanayi fazlası, Almanya ve Japonya’nın 1980’li yıllardaki toplam fazlasından daha büyüktür.
İmalat sektöründeki bu devasa fazla, kararlı bir devlet politikasının sonucudur. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Çin’in küresel imalat pazarındaki pay artışının yüzde 60’ının devlet sübvansiyonlarından kaynaklandığını tahmin etmektedir. Belki de en kritik dolaylı sübvansiyon, Çinli imalatçılara devlet kontrolündeki finansal sistem kanalıyla sağlanan düşük maliyetli kredilerdir. Bu mekanizma, öncelikli sektörlere muazzam bir sermaye akışı sağlayarak Çinli firmaların uluslararası rakipleri gibi kârlılık ve yatırım getirisi baskısı hissetmeden genişlemesine imkân tanımaktadır. Sonuçta firmaların ürün fiyatlarını maliyetin altına çektiği, çok düşük ya da negatif kâr marjlarını kabullendiği ve pazar payını artırmak adına kapasite genişletmeye devam ettiği, yıkıcı bir ―dibe doğru yarış‖ (race to the bottom) olgusu ortaya çıkmaktadır. Çin’deki sanayi şirketlerinin yaklaşık yüzde 30’u zararına çalışmaktadır; bu oran COVID-19 pandemisi öncesinde yüzde 20 seviyesindeydi. Yatırım büyümesinin en hızlı olduğu ve Çin Devlet Başkanı Şi Cingping’in ileri teknolojide kendine yeterliliği hedefleyen ―Made in China 2025‖ vizyonu kapsamında önceliklendirilen sektörlerde ise bu oran yüzde 34’e kadar yükselmektedir. Yerel yönetimler, kâr edemeyen şirketlerin piyasadan çekilmesine izin vermek yerine istihdamı ve vergi gelirlerini korumak amacıyla bu yapıları desteklemekte, kamu bankaları ise borç ödeme gücünü kaybetmiş borçluların kredilerini çevirmeye devam etmektedir. Bu sistem, ihracati ucuzlatan kur politikalarıyla birleştiğinde, Çinli firmaların rakiplerine kıyasla yüzde 30’a varan oranlarda daha düşük fiyat sunabilmelerine olanak tanımaktadır.
Söz konusu fiyat savaşları ve atıl kapasite yalnızca dış pazarları değil, Çin’in iç dinamiklerini de olumsuz etkilemektedir. Çince’de bu durum neijuan (içe kıvrılma / involution) terimiyle ifade edilmektedir; kavram, şirketleri giderek azalan getiriler uğruna sınırları zorlamaya iten aşırı rekabet ortamını tanımlamak için kullanılmaktadır. Şirketler, mali yapıları fabrikaların açık kalmasına bağlı olan yerel yönetimlerce sübvanse edildikçe; daha düşük veya negatif marjlarla daha fazla üretmek ve ihraç etmek için daha fazla yatırım yapmaktadır. Yaratılan bu sanayi çarkı ne durabilmekte ne de yavaşlayabilmektedir; fakat küresel talebin sınırları nedeniyle bu şekilde devam etmesi de imkânsızdır.
Devamı için...