11. İSTANBUL GÜVENLİK KONFERANSI | 2025
TÜRKİYE DEKLARASYONU (TASLAK)
“Savunma, Güvenlik ve İstihbarat Devrimi: Doktrin, Yönetişim, Endüstri, Yeni Model ve Kurumlar“
Türkiye’de ilk kez 2015 yılında düzenlenen ve bu yıl onuncusu gerçekleştirilen İstanbul Güvenlik Konferansı, “Savunma, Güvenlik ve İstihbarat Devrimi: Doktrin, Yönetişim, Endüstri, Yeni Model ve Kurumlar“ ana teması ile TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından, 27 -28 Kasım 2025 tarihinde Wish More Hotel İstanbul’da icra edilmiştir.
Bölgesel ve küresel ölçekte markalaşan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın 11. etkinliğine değişik ülke ve bölgelerden her disiplinde geniş konuşmacı ve protokol katılımı sağlanmıştır. Türkiye’den ilgili tüm otoriteler de Konferans’ta temsil edilmiş, oturumlar kurumsal olarak takip edilmiştir.
Konferans ile birlikte; 27 Kasım’da 4. İstanbul Siber-Güvenlik Forumu (İSF), 7. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu (DGF), 2. Yeniden Asya Güvenlik Forumu (YAF), 28 Kasım‘da 8. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu (TAF), 9. Türkiye - Körfez Savunma ve Güvenlik Forumu (TKF) eş-etkinlikler olarak gerçekleştirilmiştir.
ABD’den Çin’e, İngiltere’den Rusya ve İran’a çok sayıda ülkeden seçkin katılımcıları buluşturan 10. İstanbul Güvenlik Konferansı, Türkiye ve İstanbul merkezli rekabetçi yeni perspektifler hedefinde önemli görüş ve fikirlerin paylaşıldığı küresel bir platform olmuştur.
Konferans sonucunda, aşağıdaki tespitler ve öneriler yapılmış, ilgili tüm otoritelerin ve kamuoyunun dikkatine sunulması kararlaştırılmıştır:
A – GENEL
I.Teknopolitik ve Demopolitik
- Tekno-politik ve Demo-politik derinliği ve rekabet gücünü ıskalamış, bu temelde kurumsal gücünü dönüştürememiş, toplumsal bütünleşmesi zayıflamış ülkelerin çökmesi kaçınılmazdır. “Ne dost ne düşman“ “hep kriz çoklu kriz“ “ne doğru ne yanlış“ kavramları dünyanın yeni doğasıdır. Bu doğayı “aşkınlık ve çok boyutlu yetkinlik“ dışında yönetecek vakti geldiğinde doğrusunu inşa edecek başka bir olgu yoktur. Yapay zekâ, kuantum teknolojileri, nükleer füzyon gibi alanlardaki gelişmelerin her biri hayatta devrime yol açacak güçtedir. “Demografi ve demografik dönüşüm“ merkezli olarak insanlık, modern tarih boyunca Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki kayıplardan sonraki en büyük meydan okumayla karşı karşıyadır. Bir devlet vatandaşlarına temiz hava, temiz su ve temiz gıda sağlayamıyorsa, başka hiçbir güvenlik faaliyetinin anlamı yoktur. Sayısız bileşeni ile demopoilitik göstergeler bugünü ve geleceği belirleyecektir. Bu minvalde 21.Yüzyıl uluslararası sistemi, teknolojik devrimler, çok boyutlu krizler ve güç merkezlerinin çoğullaşmasıyla birlikte yapısal bir istikrarsızlık üretmektedir; bu ortamda kalıcı düzen, tek taraflı güç kullanımından ziyade çok taraflı diplomasi, iş birliği ve kurumsal yönetişimle mümkündür.
- Güvenlik anlayışı köklü biçimde dönüşmüş, geleneksel askerî kapasitenin yerini dijital, siber, uzay, yapay zekâ ve bilişsel alanları kapsayan çok alanlı ve bütüncül bir güvenlik yaklaşımı almıştır; bu dönüşüm istihbarat, savunma ve diplomasi arasındaki sınırları belirsizleştirmiştir.
- Teknolojik ve ekonomik bağımlılık, modern devletler için askerî güçten daha belirleyici bir kırılganlık alanı hâline gelmiş; finansal ve teknolojik bağımsızlık, gerçek stratejik özerkliğin ön koşulu olarak öne çıkmıştır.
- Gri alan operasyonları, hibrit tehditler ve dijital istihbarat, savaş–barış ayrımını bulanıklaştırarak uluslararası hukuk, hesap verebilirlik ve demokratik denetim mekanizmalarını ciddi biçimde zorlamaktadır.
- Göç, sınır güvenliği ve terörle mücadele, yapay zekâ ve büyük veri teknolojileriyle giderek daha otomatik, öngörücü ve sert güvenlik rejimlerine dönüşmekte; bu süreç insan hakları, mahremiyet ve hukukun üstünlüğü açısından yapısal riskler üretmektedir.
- Çatışma çözümü ve barış inşası, yalnızca askerî veya diplomatik araçlarla değil; kurumsal kapasite inşası, toplumsal meşruiyet, psikolojik iyileşme ve uzun vadeli dönüşüm süreçleriyle mümkün olabilmektedir; dayatmacı ve dışsal çözümler sürdürülebilir değildir.
- Kuvvet kullanma yasağı ve liberal uluslararası düzen, büyük güç rekabeti, selektif norm uygulamaları ve fiilî müdahaleler nedeniyle ciddi bir erozyon sürecine girmiştir; mevcut uluslararası sistemde savaşın tamamen ortadan kaldırılması değil, yıkıcılığının sınırlandırılması ve nükleer çatışmanın önlenmesi gerçekçi hedef olarak öne çıkmaktadır.
B – TEMALAR
Uluslararası Sistem, Güç ve Diplomasi
- Yirmi birinci yüzyıl uluslararası sistemi; teknolojik devrimlerin hızı, artan stratejik belirsizlik ve çok boyutlu krizlerin yarattığı türbülans çerçevesinde yeniden şekillenmekte olup küresel istikrarın tesisi, artık tek taraflı güç kullanımıyla değil, ancak kapsayıcı çok taraflı diplomasi ve kurumsallaşmış iş birliği mekanizmalarıyla mümkün olabilmektedir.
- Uluslararası sistemin temel ve nihai amacı, devletler arası yıkıcı çatışmaları minimize ederek istikrarı esas alan sürdürülebilir bir düzen inşa etmektir; bu bağlamda küresel barışın korunması, yalnızca ahlaki bir tercih değil, sistemin bekası için teknik ve işlevsel bir zorunluluktur.
- Günümüz dünyasının karşı karşıya olduğu iklim krizi, pandemiler ve kontrolsüz teknolojik rekabet gibi karmaşık sorunlar; geleneksel ikili devlet ilişkileri veya kısıtlı tek taraflı müdahalelerle çözülemeyecek kadar çok katmanlı, sınır aşan ve yapısal bir nitelik kazanmıştır.
- Çok taraflı diplomasinin küresel düzeydeki kurumsal meşruiyet zemini büyük ölçüde Birleşmiş Milletler sistemine dayanmaktadır; ancak mevcut veto mekanizmaları ve temsil adaletsizliği nedeniyle sistemin krizlere yanıt verme etkinliği her geçen gün daha radikal biçimde sorgulanmaktadır.
- Amerika Birleşik Devletleri dış politikasında "önce ulusal çıkar" ve korumacı yaklaşımların ağırlık kazanması İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan kural temelli liberal düzenin işlevselliğini zayıflatmış ve küresel yönetişimde bir liderlik boşluğu yaratmıştır.
- Küresel düzenin gelecekteki istikrarı ve sistemik şoklara karşı direnci, uluslararası hukuka dayalı çok taraflı diplomatik mekanizmaların reforma tabi tutularak yeniden güçlendirilmesine ve aktörler arası güven inşasına doğrudan bağlıdır.
- Diplomasi, modern devletlerin dış politika hedeflerine ulaşmak için kullandığı en temel ve sofistike uygulama aracı olma özelliğini korumakta olup uluslararası uyuşmazlıkların maliyetli savaşlara dönüşmeden barışçıl yöntemlerle yönetimini ve çözümünü hedefler.
- Geleneksel ikili diplomasi yöntemleri devletler arası temel iletişimde önemini korumakla birlikte; çok taraflı diplomasi, özellikle çevre, göç ve siber alan gibi küresel ortak alanları ilgilendiren sorunlarda vazgeçilmez ve tamamlayıcı bir rol üstlenmektedir.
- Küresel ölçekte otoriter ve demokratik rejim modelleri arasında kristalize olan ideolojik ve siyasi gerilimler, değerler bazında bir kutuplaşmaya yol açarak uluslararası istikrarsızlığı ve sistemik bloklaşma riskini derinleştirmektedir.
- Batı-merkezli hegemonik düzenin göreceli olarak zayıflaması ve yeni güç merkezlerinin (Asya-Pasifik, Küresel Güney) çeşitlenmesi, uluslararası sistemi daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir çok kutuplu yapıya doğru dönüştürmektedir.
- Ukrayna’nın işgali ve Filistin’deki insani trajedilerle birleşen çatışma süreçleri, konvansiyonel savaşın ve toprak merkezli büyük güç rekabetinin uluslararası siyasete tüm sertliğiyle geri döndüğünü ve normatif sınırlamaların etkisizleştiğini açıkça göstermektedir.
- Nükleer silahlar, nükleer güçler arasındaki doğrudan sıcak çatışmayı önleme konusundaki caydırıcılık rolünü teknik olarak korusa da; taktik nükleer silah kullanımı tartışmaları ve silah kontrol anlaşmalarının çökmesi nedeniyle istikrar sağlayıcı işlevleri giderek daha tartışmalı bir hal almıştır.
- Modern konvansiyonel ve hibrit savaşların yarattığı devasa ekonomik ve insani maliyetler, devletlerin ulusal güvenliklerini korurken dış politikalarını aşırı askerîleştirmekten kaçınmalarını ve ekonomik diplomasiye öncelik vermelerini zorunlu kılmaktadır.
- Siber güvenlik, iklim kriziyle tetiklenen ekolojik güvenlik ve uzay alanındaki egemenlik mücadelesi gibi yeni nesil tehditler; klasik realist güç politikalarının ve sınır merkezli güvenlik anlayışlarının ötesinde, kolektif ve teknoloji odaklı çözümler gerektirmektedir.
II. Güvenlik, Teknoloji ve Askerî Dönüşüm
- Günümüzde savunma ve güvenlik anlayışı, İkinci Dünya Savaşı’ndan miras kalan klasik askerî doktrinlerden köklü bir kopuş yaşayarak; kara, deniz, hava, uzay ve siber alanın iç içe geçtiği çok alanlı (multi-domain) hibrit bir yapıya evrilmiştir.
- İnsansız hava, kara ve deniz sistemlerinin (İHA/SİHA/İDA) savaş sahasına entegrasyonu, gelişmiş sensör ağları ve gerçek zamanlı dijital iletişimle birleşerek devletlerin askerî kapasite ve "stratejik derinlik" kavramlarını radikal biçimde dönüştürmüştür.
- Siber güvenlik, modern devlet aygıtı için artık sadece teknik bir destek birimi veya tali bir unsur değil; kritik altyapıların korunmasından egemenlik haklarının savunulmasına kadar doğrudan ulusal güvenliği belirleyen merkezi bir stratejik alan haline gelmiştir.
- Gerçekleştirilen siber saldırılar, yalnızca askerî iletişim ağlarını felç etmekle kalmayıp; enerji hatları, finans sistemleri ve sağlık ağları üzerinden toplumsal kaosa ve telafisi güç ekonomik yıkımlara yol açabilme kapasitesine sahip olmuştur.
- Dünya yörüngesindeki uydular üzerinden sağlanan istihbarat, haberleşme ve hedefleme yetenekleri dikkate alındığında, uzay alanı artık modern askerî operasyonların vazgeçilmez stratejik omurgası ve bir nevi yeni "yüksek zemin" hakimiyet alanı haline gelmiştir.
- Elektromanyetik spektrumun kontrolü ve bu alanda yürütülen elektronik harp faaliyetleri, modern savaş senaryolarında düşmanın karar alma mekanizmalarını kör etmek ve sahadaki bilgi üstünlüğünü ele geçirmek için kritik bir üstünlük alanıdır.
- Yapay zekâ algoritmaları ve makine öğrenmesi süreçleri, devasa büyüklükteki verilerin saniyeler içinde işlenmesini sağlayarak askerî karar alma hızında ve operasyonel isabette stratejik bir güç çarpanı olarak öne çıkmaktadır.
- Kuantum teknolojileri alanındaki gelişmeler, özellikle kuantum hesaplama ve iletişim yoluyla mevcut tüm şifreleme sistemlerini savunmasız bırakma ve geleneksel siber güvenlik paradigmalarını kökten sarsma potansiyeline sahiptir.
- Silahlı insansız sistemler üzerinden binlerce kilometre uzaktan yürütülen operasyonlar, savaşın fiziksel risklerini azaltırken; öldürme kararının "mekanize" edilmesiyle savaşın etik, hukuki ve psikolojik boyutlarını kökten dönüştürmüştür.
- Geleceğin askerî eğitimi; fiziksel talimlerin ötesine geçerek gelişmiş simülasyon sistemleri, artırılmış gerçeklik ve yapay zekâ destekli harp oyunları ile karmaşık hibrit tehditlere yanıt verecek şekilde yeniden şekillenmektedir.
- Güvenlik artık yalnızca askerî birliklerin korunması değil; sivil altyapıları, küresel veri akışlarını, tedarik zincirlerini ve finansal ağları da kapsayan, devletin tüm hücrelerine yayılan çok boyutlu ve bütünleşik bir politika alanıdır.
- Ulusal güvenliğin tesisi sürecinde, sadece dış tehditlere odaklanmak yetersiz kalmaktadır; iç toplumsal kutuplaşmalar, kurumsal zafiyetler ve istihbarat açıklarının yarattığı riskler modern güvenlik doktrinlerinde göz ardı edilemez birer öncelik haline gelmiştir.
- Savunma sanayiinde yaşanan yüksek teknolojili dönüşüm ve uzman insan kaynağına olan kronik ihtiyaç, güvenliği giderek genel bir idari görevden ziyade mühendislik, yazılım ve veri bilimi gibi alanları içeren teknik bir uzmanlık disiplinine dönüştürmektedir.
- Toplumların ve devlet mekanizmalarının topyekûn dijitalleşmesi, bireysel hakların korunması ile ulusal güvenlik dengesinin sağlanması adına kapsamlı, şeffaf ve bağlayıcı hukuki ve etik düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
- Mevcut uluslararası güvenlik kurumları ve ittifak yapıları, yasal mevzuatlarının hantallığı nedeniyle dijital çağın anlık gelişen hibrit tehditlerine, siber saldırılarına ve asimetrik savaş yöntemlerine yeterince hızlı yanıt vermekte zorlanmaktadır.
- Geleneksel ordu yapılarının yanında kurulan siber komutanlıklar, dijital savunma birimleri ve özel sektörle kurulan çok aktörlü iş birlikleri, uluslararası güvenlik mimarisinde "devlet-dışı" ve "teknoloji-merkezli" yeni aktörlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
- Geleceğin ulusal güvenlik anlayışı, klasik sınır güvenliğinin yanı sıra; kritik kaynaklara erişimi kapsayan enerji güvenliğini ve makroekonomik istikrarı sağlayan finansal güvenliği de stratejik birer unsur olarak içermektedir.
- Sınır aşan dijital tehditler, uluslararası terör ağları ve küresel salgınlar karşısında hiçbir devletin tek başına mutlak güvenlik sağlayamayacağı gerçeği, uluslararası iş birliğini bir seçenekten ziyade vazgeçilmez bir zorunluluk kılmıştır.
- Kara, deniz ve havanın yanı sıra siber ve uzay boyutlarında da eş zamanlı koordinasyon yeteneği anlamına gelen çok alanlı üstünlük, modern ordular için artık bir hayatta kalma ve caydırıcılık koşulu haline gelmiştir.
- Günümüzün güvenlik politikaları, parçalı yaklaşımları terk ederek; ekonomi, diplomasi, teknoloji ve askerî gücü aynı potada eriten bütüncül ve proaktif bir "topyekûn devlet stratejisi" niteliği kazanmıştır.