Afrika’da Etkili Diasporalar
Antik Çağlardan bugüne ulus-devletler temel aktör olup, ulusal çıkarlarını ve gücünü maksimize etmeye çalışırlar. Bunu da muğlak bir uluslararası toplum kavramına değil, kendi güçlerine güvenerek yaparlar. Bugün dünyaya hakim olan fikir akımları dönem dönem değişse de hâkim olan görüş realizmdir. Çünkü hiçbir şey güç elde etmekten daha önemli değildir. Ve ulusal çıkarlar ancak bu güç sayesinde gerçekleştirilebilir. Bu kapsamda anarşinin hâkim, savaşın ise kaçınılmaz olduğu dünya düzeninde, insanlar farklı coğrafyalara göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu düzen de temelde ana vatanlarında yaşanan zulümler, savaşlar ve savaşların getirdiği kıtlık gibi nedenlerden dolayı göç eden diasporaların oluşumuna katkı sağlamıştır. Zaten güçlünün güçsüze hakimiyet kurduğu dönemlerde ortaya çıkan bu kavram, ulasal çıkar kavramıyla paralel ilerlemektedir. Hatta bir sebep-sonuç ilişkisinden de söz edebiliriz.
Darwin’in “insanlığın beşiği“ olarak gördüğü, Homo habilisin (“yetenekli“ insan) ve modern insanların dünyaya yayıldığı ve 30,3 milyon kilometre karelik alanıyla dünyada ikinci büyük kıta olan Afrika’da bu anarşik düzenden yıllar içinde kendine düşen payı almıştır. Güçlünün güçsüze hakimiyet kurduğu ve dünyanın geri kalanı için bir ardiye, bedava iş gücü olarak görülen Afrika; Avrupalı sömürgeci güçler olan Fransa, İngiltere, İspanya, Portekiz, Hollanda, Belçika ve Almanya’nın uzun yıllar hakimiyeti altında kalmıştır. Afrika; Batı’nın sömürgecilik yarışında savaşlar, açlık, ırkçılık, kölelik ve ötekileştirmeye maruz bırakılmıştır. Bununla birlikte Portekizlilerin 1480’de Príncipe ve São Tomé adalarını keşfiyle başlayan Afrika talanında Avrupalı Sömürgeci güçler 400 yıl sahil yerleşim bölgelerinden öteye gitmemişlerdir. Daha sonra Avrupa’da ve dünyada zirveye ulaşan, dünyayı değişim sürecine sokan emperyalizm ile kıtanın tamamına hızlı bir şekilde yayılmıştırlar. Bu da Afrika Kıtası’nda yüzyıllardır hâkimiyet kuran bir “Afrika devleti“ olan ve “Pax Ottomanica“ özelliği taşıyan Osmanlı İmparatorluğu’nu sömürgeciliğin hedefi yapmıştır. Bu doğrultuda ilk olarak Berlin Kongresi’nde (1878) parçalanan Osmanlı Devleti daha sonra Portekiz’in talebi ve Birleşik Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck’ın liderliğinde, Afrika’daki topraklar üzerindeki belirsizliği çözmek için 15 Kasım 1884-26 Şubat 1885’te toplanan Berlin Konferansı’nda, Avrupalı devletler arasında tekrar paylaşılmıştır.
Bununla birlikte 1870'lerde Afrika topraklarının yalnızca %10'u Avrupa ülkeleri tarafından kontrol ediliyordu. Fakat 1914'e gelindiğinde bu toprakların yaklaşık %90'ı, Etiyopya ve Liberya hariç kıtadaki günümüzdeki her ülkenin toprakları da dahil olmak üzere bir Avrupa imparatorluğuna veya diğerine dahil edilmiştir. Hatta 19. yüzyılın ortasına kadar Batı, Afrika’yı “Karanlık Kıta, Siyahlara Bürünen Kıta ve Siyah Afrika“ olarak isimlendirmiştir. Aslında Eski Mısırlılardan, tahmini 5. Yüzyıldan buyana okur-yazar olan Etiyopyalılardan, “siyah insanların toprağı“ Sudanlılardan ve yetiştirmiş olduğu yüzlerce Afrikalı Alimler bu isimlendirmeyi hak etmemektedir. Lakin kıtada hâkim olan sömürü düzeni tüm bunları unutturmak için yüzyıllardır çalışmaktadır. Bununla birlikte Afrika Tarihi yazımında sadece Batı kaynaklarının değil, Afrika ülkelerinin kendi arşivleri ile etkileşimde olduğu farklı ülke ve coğrafyaların kaynaklarının kullanılmaya başlanması dünya tarihinden izole olmadığını aksine tarihin akışında önemli bir yeri olduğunu bize göstermektedir.
Bununla birlikte Afrika’nın Batı tarafından sömürgeleştirilmesindeki en önemli nedenleri; zengin yeraltı kaynakları (petrol, uranyum, altın, elmas, doğalgaz vb.), geniş ormanlık alanları, pamuk ve kakao tarlalarıdır. Ayrıca Afrika dünya nüfusunun yüzde 13’ünü ve kümülatif gayri safi yurt içi hasılanın sadece yüzde 2’sini oluştursada gezegenin ham petrol rezervinin yüzde 15'inin, altının yüzde 40’ının ve platinin yüzde 80’inin deposudur. Şu unutulmamalıdır; birçok sebepten kıta da yeteri kadar maden araştırması yapılmamaktadır. Bu yüzden bu oranların eksik değerlendirildiği ifade edilebilir. Bununla birlikte en zengin elmas,uranyum,bakır madenlerini ile demir,boksit cevherleri Afrika’da bulunmaktadır.Bir hesaplamaya göre Afrika dünyanın hidrokarbon ve maden yataklarının yaklaşık üçte birine sahiptir. Ayrıca Afrika petrolü ve maden cevherleri başta Kuzey Amerika,Avrupa ve gittikçe artan bir şekilde Çin’e doğru aksada bu doğal kaynakların fiyatları Londra, New York ve Hong Kong’da belirlenmektedir.
Bununla birlikte yeraltı ve yerüstü kaynaklarının zengin olmasına rağmen ,Afrikalıların çıkarlarına göre kullanılmaması zaten yoksullukla boğuşan kıtayı derin yoksulluğa sürüklemektedir. Örneğin bilimsel enerji birimi bir joule olup zengin ekonomiler günümüzde yıllık kişi başı yaklaşık 150 milyar joule enerji tüketmektedir. Ayrıca 1 ton ham petrolden 42 gigajoule elde edilmektedir. Afrika’nın en kalabalık ve petrol ile doğalgaz zengini Nijerya da yıllık ortalama 35 gigajolue tüketmektedir. Arada ki fark muazzamdır. Hatta daha vahimi Japonya bu tüketimi 1958’de Fransa ise 1880’de yapmış olmalarıdır. Kıta adeta bir doğal kaynak laneti yaşamaktadır. Daha doğrusu sistematik olarak yağmalanmaktadır. Bu yağmayı yapanlar dönem dönem değişse de arkasında olanlar yüzyıllardır aynı sömürgeci güçlerdir.
Ayrıca 21.yüzyılda Afrika ile ilişkilerini “ortak gelecek“ olarak gören Çin, Japonya, İsrail, Hindistan, Rusya, Brezilya, Güney Kore ve Türkiye gibi gelişmiş ve gelişmekte olan devletlerin yarış içinde olduğu bir Kıt’a olmuştur. Bununla birlikte Temel diaspora tipleri içinde yer alan İmparatorluk ya da kolonyal diasporalar olan Fransa ve İngiltere,diğer Avrupalı güçlere göre Afrika’da daha fazla etki bırakmıştır.