ÖZET
Doğu Akdeniz ve çevresi sadece birkaç ülkenin güzel sahillerinden, sıcak ve ılıman ikliminden oluşmamaktadır. Üç kıtanın, eski ve yenidünyanın kesişme noktasıdır. Sümer, Mısır, Hitit, Fenike, Roma, Arap İslam ve Osmanlı İmparatorluklarının mücadele alanı olduğu gibi 19. yüzyıldan günümüze de Batılı sömürgeci devletlerin de güç mücadelesi verdiği, tarihi ve kadim bir coğrafyadır.
Dünya denizlerine oranla yüz ölçümü çok küçük olsa da etkisi bir okyanus kadar derin ve güçlüdür. Tarihin her döneminde ekonomik ve askeri cazibesi hat safhadaydı. Roma İmparatorluğu M.S. 395’te Doğu-Batı olarak bölündüğünde, Batı Roma bağnaz Roma Katolik Kilisesinin ve kavimler göçünün etkisiyle karanlık çağlara gömülürken, Doğu’nun zenginlikleri Doğu Roma İmparatorluğu’nu 1453’e kadar yaşatmıştır. Tarihi İpek ve Baharat Yollarının Avrupa’ya çıkış kapısı olan Doğu Akdeniz ve limanlarına hâkim olan devletler ekonomik anlamda zenginleştiği gibi Dünya medeniyetine de önemli katkılar sunmuşlardır.
1500’lerden itibaren bölge tam anlamıyla Türk hâkimiyetine girmiştir. Aralıksız 300 seneden biraz fazla bu hâkimiyet devam etmiştir. Okyanuslara dayanıklı yeni savaş ve ticaret gemileri inşa eden Avrupa armadaları zaman içinde Osmanlılardan deniz üstünlüğünü alınca ve 1757 yılında İngiltere’nin Hindistan’ı işgali neticesinde Doğu Akdeniz’in hassasiyeti Fransa ve İngiltere’nin askeri hedeflerine oturmuştur. Yine bu dönemlerde Çarlık Rusya’sının da birincil devlet politikası Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden sıcak denizlere inmek olmuştur.
Cumhuriyet Türkiye’sinin öncelikli dış politika konusu olan hatta Milli Davası Kıbrıs da Doğu Akdeniz’in en önemli başlığıdır. 1950’lerden günümüze kadar devam eden Kıbrıs, Türkiye için Milli Dava olurken karşı tarafta da Yunan-Rum ikilisinin milli davası durumundadır. Yuvarlak masanın diğer komşuları ise başta İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB), zaman zaman Rusya, her ne kadar gizli tutsa da İsrail ve derinden, sinsice bölgede büyük emelleri olan Çin Halk Cumhuriyeti gelmektedir.
Bugünlerde Dünyanın en büyük donanmaları sadece İsrail’e yardım için değil, Doğu Akdeniz’deki çıkarları için buradadır. Çin’in ise Batı’ya ulaşması için Doğu Akdeniz hayati bir meseledir.
Anahtar Kelimeler: Çin, Doğu Akdeniz, Türkiye, Çatışma, Ticaret Yolu.
1.GİRİŞ
Doğu Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının karadan, denizden ve havadan kavşak noktası olması nedeniyle çok büyük stratejik öneme sahiptir. Günümüzde ise zengin kara ve deniz maden yataklarına da sahip olması nedeniyle Büyük Güçlerin hedefindedir. Akdeniz’e özellikle de Doğu Akdeniz’e yüzyıllarca hükmetmiş Osmanlı Donanması her daim Avrupalı diğer devletlerin donanmaları ile güç mücadelesine girmiştir. 1798’de Napolyon’un Mısır’ı işgal girişimlerine Rus Çarlığı ve İngiliz donanmaları şiddetle karşı çıktığı gibi bölgede de artık Osmanlı donanması haricinde 3 Büyük Gücün de ağırlıkları yavaş yavaş hissedilmeye başlanmıştı. 1900’lerin hemen başında Dünya denizlerinde başat güç olan Britanya Donanması ve birlikleri Winston Churchill ve Amirallik Birinci Lordu olan Jacky Fischer önderliğinde sadece donanma alanında değil belki de dünya tarihinin akışını değiştirecek bir yeniliğe geçmeye karar verdiler. Büyük ihtimalle de iki Dünya Savaşı’nın ana sebebi olacağını tahmin etmemişlerdi.
Tarihe “Jacky Devrimi“ olarak da geçen uygulama buharlı (kömürlü) gemilerden, petrol ile çalışan ve yüzen savaş gemilerine dönme fikriydi bu. Dünya üzerinde kanıtlanmış petrolün yaklaşık %48’ine sahip günümüz Orta Doğu’suna ve çıkış kapısı Doğu Akdeniz’e o dönemde Osmanlı Devleti sahipti.
Bu iki İngiliz, Britanya donanmasını haliyle de deniz gücü olan ülkelerinin kurtarıcıları olarak görülüyorlardı. 1904 yılının teknolojisi elbette günümüz petrol arama, tarama faaliyetleri gibi çok yüksek değildi ancak bir şekilde yüzeye çıkartılıp, işlene biliyordu ve bu teknoloji büyük oranda tıpkı günümüzde olduğu gibi o tarihte de Batılı ülkelerin tekelindeydi.
Churchill’in bizzat kaleme aldığı “The World Crisis 1911-1918“ adlı eserinde bu karar için “gerekten zorlu bir karardı çünkü petrolün üstünde düşman (Osmanlı Devleti) oturuyor ve donanmanın tamamını petrole geçirmek için büyük bir silahlanma ve çaba gerekliydi“ der. Churchill için düşman elbette Osmanlı idi ve sözde müttefiki Almanya. Sadece bununla da sınırlı değildi. Müttefikleri Fransa, Rus Çarlığı ve yeni yeni başat güç olmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de potansiyel güçlü rakiplerdi.
Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) boyunca da İngilizlerin sadece savaş ve ticaret gemileri değil, petrol taşıyan gemileri de Alman U-botları tarafından batırılmak istendi.
İkinci Dünya Savaşı’nda da (1939-1945) benzer olaylar daha da artmıştı. Almanlar ve Japonlar sabotaj yaparken aynısını İngiliz ve ABD donanmaları da karşı tarafa uyguladı.
Savaştan galip ve Süper Güç olarak çıkan ABD-Sovyet Rusya ikilisi petrol ve doğalgaz kaynakları, lojistik hattı, kullanımı ve gücü konusunda da Soğuk Savaş (1947-1991) döneminde karşı karşıya geldiler.
Bilindiği gibi ABD bugün Orta Doğu’da İsrail’in en büyük destekçisidir ve gerekirse de İsrail’in güvenliği için güç kullanmaktan da çekinmeyeceğini birçok kez diplomatik alanda dile getirmiş bir ülkedir. Ancak 1956 Süveyş Krizinde İsrail’e Mısır karşısında yardıma koşan Fransız ve İngiliz paraşütçü ve komandolarına karşı en yüksek perdeden askeri ve diplomatik nota ABD ve Sovyetler Birliği tarafından gelmiştir. ABD bir adım daha ileri giderek gerekirse sıcak bir çatışmayı da göze alacağını taraflara açık açık belirtmiştir.
BAAS Rejimi ile bölgeye nüfuz eden Sovyet Rusya’nın etkisi Soğuk Savaş boyunca devam etmiştir. Berlin Duvarının 9 Kasım 1989 yılında yıkılmasının ardından hızla çöken Demir Perdenin etkisi büyük oranda Doğu Akdeniz’de de bitmişti. Ta ki Vladimir Putin’in Rusya’nın Devlet Başkanı olduğu 1999-2000 yıllarına kadar.
Batılı istihbarat örgütlerinin örtülü destekleriyle başa geçen despotik Orta Doğu rejimleri kâğıttan kaleler gibi büyük toplumsal kargaşalarla sarsıldığı gibi halkına da büyük zulümleri yaşatmaktan da geri kalmadılar. Tunuslu genç bir seyyar satıcının yoksulluk ve rüşvet ağına isyan ederek kendi canına kıymasının ardından patlak veren Arap Baharı domino etkisi yaratarak Mısır ve Suriye’ye de sıçradı. Mısır’da da kanlı ihtilaller yaşansa da Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) açıktan, İngiltere ve ABD’nin gizliden destekleri ile mevcut Sisi yönetim başta kalmayı başardı. Suriye’de ise durum çok daha farklı cereyan etti.
Suriye’deki taraflar ise Suriye halkının dışında saymaya kalkarsak eğer. İran mezhepsel olarak, Türkiye en uzun sınıra, tarihi geçmişe, terör tehdidine ve milyonları bulan insan göçüne maruz kaldığı için, petrol zengini Körfez ülkeleri Batının baskısıyla, İsrail teolojik saplantıları ve BAAS rejimi ile kirli ilişkileri neticesinde, Avrupa Birliği (AB) enerjiye ihtiyaç duyduğundan, ABD ve Rusya ise emperyalist çıkarları için iç savaşta taraf oldular. İngiltere ve Fransa ise kedi çıkarları için hep taraf olmuştu, Çin Halk Cumhuriyeti ise 2013 yılından bu yana açıktan ABD’ye meydan okuduğundan bölgeye sinsice ve derinden nüfuz etmek istedi.