Somali ve Libya’da Yabancı Savaşçılar Sorunu

Makale

İnsanların vatandaşı oldukları, ikamet ettikleri veya yerleşik bulundukları topluluklardan ayrılarak farklı coğrafyalarda devam eden savaşlara gönüllü olarak katılmaları, devrimler çağından başlayarak modern devletler sisteminin oluşum sürecini takip eden bir olgudur. Bu süreci tanımlamak amacıyla akademi, medya ve siyasi merciler tarafından Yabancı Savaşçılar ve Yabancı Terörist Savaşçılar gibi kavramlar yaygın şekilde tercih edilmektedir....

İnsanların vatandaşı oldukları, ikamet ettikleri veya yerleşik bulundukları topluluklardan ayrılarak farklı coğrafyalarda devam eden savaşlara gönüllü olarak katılmaları, devrimler çağından başlayarak modern devletler sisteminin oluşum sürecini takip eden bir olgudur. Bu süreci tanımlamak amacıyla akademi, medya ve siyasi merciler tarafından Yabancı Savaşçılar ve Yabancı Terörist Savaşçılar gibi kavramlar yaygın şekilde tercih edilmektedir. Orta Asya, Avrupa, Balkanlar Kafkasya, Ortadoğu ve Afrika bu tarz hareketlerin görüldüğü coğrafyalardır.

Afrika kıtasında ulusal sınırları aşan savaş gönüllülüğü tarihi diğer örneklerinden farklı özelliklere sahiptir. Bunların başlıcası kıtanın tanık olduğu sömürge karşıtı toplumsal/siyasal hareketlerin önemli oranda sömürge devletlerinin vatandaşlarından oluşan paralı askerlerin müdahalesi ile karşılaşmış olmasıdır. Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden süreç ve paralı askerliğe yönelik uluslararası karşıtlığın artmasına rağmen bu kurum tam anlamıyla yok olmamıştır. Aksine bireysel hareket eden paralı askerlik şirketleşerek kurumsal bir yapıya bürünmüş ve Sierra Leone (1991-2000), Liberya (1992-1995) ve Fil Dişi Sahili (2002-2007) gibi iç savaşlarda çatışan taraflara destek vermişlerdir. Buna ek olarak Afrika kıtasındaki savaşlarda karşılaşılan bir diğer özellik de savaşa sınır ötesi olan ülkelerde gerçekleşen katılımların da yabancı savaşçılık kategorisinde değerlendirilmesidir. Öyle ki Ruanda savaşı esnasında komşu ülkeler Uganda, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden yaşanan katılımlardan dolayı Ruanda örneği de yabancı savaşçılık tartışmasına dahil etmiştir. Son olarak sınır ötesi katılımlarda kişinin ulusaşırı savaş gönüllülüğünün temel unsurlarından olan kendi rızası ile savaşa müdahil olmasındansa savaşmaya zorlanması hususu da dikkat çekilmesi gereken bir diğer önemli noktadır.

Bu Tarihsel arka planı göz önünde bulundurarak bu bildiride sınır komşusu ülkelerden gerçekleşen katılımlardan ziyade Afrika kıtasının farklı bölgelerinden ve coğrafya dışından katılımların gerçekleştiği terör örgütlerinin sığınağı haline gelen ve eleman devşirme konusunda başarılı oldukları Somali (1991-?) ve Libya (2011-?) örnekleri incelenecektir. Açık kaynaklar kullanılarak yapılacak çalışmada eleştirel bir yaklaşım benimsenecek olup yalnızca bu insanların bu katılımı neden gerçekleştirdikleri değil aynı zamanda bu hareketliliğin içerisinde barındırdığı postkolonyal sorunlar da tartışılacaktır.

 

1. GİRİŞ

Afrika kıtasında ulusal sınırları aşan savaş gönüllülüğü diğer örneklerinden farklı özelliklere sahiptir. Bunların başlıcası kıtanın tanık olduğu sömürge karşıtı toplumsal/siyasal hareketlerin önemli oranda sömürge devletlerinin vatandaşlarından oluşan paralı askerlerin müdahalesi ile karşılaşmış olmasıdır. Soğuk Savaş’ın sona ermesini takip eden süreç ve paralı askerliğe yönelik uluslararası karşıtlığın artmasına rağmen bu kurum tam anlamıyla yok olmamıştır. Aksine bireysel hareket eden paralı askerlik şirketleşerek kurumsal bir yapıya bürünmüş ve Sierra Leone (1991-2000), Liberya (1992-1995) ve Fil Dişi Sahili (2002-2007) gibi iç savaşlarda çatışan taraflara destek vermişlerdir. Buna ek olarak Afrika kıtasındaki savaşlarda karşılaşılan bir diğer özellik de savaşa sınır ötesi olan ülkelerde gerçekleşen katılımların da yabancı savaşçılık kategorisinde değerlendirilmesidir. Bu yüzdendir ki bu çalışmanın da kendisinden faydalandığı yabancı savaşçılar veri setini hazırlayan David Malet örneğin Ruanda savaşı esnasında komşu ülkeler Uganda, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden yaşanan katılımlardan dolayı Ruanda örneğini örnek olay olarak dahil etmiştir. Son olarak sınır ötesi katılımlarda kişinin ulusaşırı savaş gönüllülüğünün temel unsurlarından olan kendi rızası ile savaşa müdahil olmasındansa savaşmaya zorlanması hususu da dikkat çekilmesi gereken bir diğer önemli noktadır. Bunun içindir ki bu çalışma boyunca sınır komşusu ülkelerden gerçekleşen katılımlardan ziyade Afrika kıtasının farklı bölgelerinden ve coğrafya dışından katılımların gerçekleştiği Somali (1991) ve Libya (2011) örnekleri incelenecektir.

2. SOMALİ

Somali örneği Soğuk Savaş sonrası uluslararası sisteminin iki önemli ivmesinin buluşma noktası olmuştur. Birincisi Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte yükselişe geçen insani müdahale söyleminin ilk örneklerinden birisi olmasıdır. 1991 yılında ülkenin 1969’dan itibaren Cumhurbaşkanı olan Siad Barre rejiminin çökmesi ile başlayan süreç kısa süre içerisinde ülkeyi bir iç çatışmanın içine sürüklemiştir. Büyük ölçüde aşiretler ve savaş ağaları arasında bir çatışmanın yaşandığı bu savaş aynı zamanda bölgesel olduğu kadar küresel reaksiyonlarla karşılaşmıştır. Özellikle 1992 yılında ülkedeki insani yardım faaliyetlerini ve siyasi çatışmayı sonlandırmak amacı ile BM’in gerçekleştirdiği barışı koruma operasyonu önemli bir kırılma noktasıdır. Taraflar birbirilerine karşı olduğu kadar yabancı olarak addettikleri BM kuvvetlerine yönelik de saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Müdahalenin başlamasından üç yıl sonra artan saldırılardan ve BM güçlerinin ülkedeki istikrarı korumakta zorlanmasından dolayı ise çekilmişlerdir.

Bu tarihten itibaren bölgesel güçlerin özellikle Somali’nin kuzey komşusu Etiyopya’nın İslamcı gruplara yönelik saldırıları hız kazanmıştır. Bu aynı zamanda bölgedeki erken dönemli ulusaşırı savaş gönüllülüğünün gözlenmeye başlandığı dönemdir. Öyle ki Etiyopya’nın müdahalesinin başladığı 1996 yılından itibaren toplamda on dört Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hayatını kaybetmiştir. El-İttihad el-İslam (İslam Birliği) grubuna bağlı olarak Etiyopya güçlerine karşı savaşan bu kişilerin hangi yollarla ülkeye girdiği net bir şekilde bilinmemekle birlikte bu isimlerden Nurettin Cingöz’ün Tanzanya’dan ailesine telefon açtığı ve Gökhan Süfürler’in kaleme aldığı mektupta Güney Afrika’da olduğu nakledilmektedir. On dört Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile birlikte Suudi Arabistan, Mısır, Gambiya, Fransa ve Cezayir’den gelen gönüllülerin Etiyopya’ya karşı savaştığı aktarılmaktadır. Stig Jarle Hansen’in naklettiği üzere “Etiyopya güçleri ise seksenden fazla yabancı savaşçının yakalandığını iddia etmektedir.“ Bu tarihlerde aynı zamanda önce Afganistan ardından Bosna savaşının sona ermesi ile yeni çatışma alanları arayan gönüllüler ve bu cephelere katılan Somalili gönüllülerin ülkelerine dönüşleri başlamıştır. Aynı süre zarfında Afganistan’dan ayrılarak Sudan’a yerleşen Usame Bin Ladin’in Somali’deki İslamcı gruplar ile iletişime geçerek burada ABD’ye karşı savaşan gruplara destek sağladığı ifade edilmektedir.

Etiyopya’nın müdahalesi sonrasında büyük ölçüde askeri gücünü yitiren İslam Birliği örgütü yerini İslami Mahkemeler Birliği’ne bırakmıştır. Ulusaşırı savaş gönüllülüğü açısından ise 90’lı yılların büyük çoğunluğu doğu Afrika bölgesinden Taliban yönetimindeki Afganistan’a yönelik seyahatler ile geçmiştir. 11 Eylül’ün ardından ABD yönetimin başlattığı Afganistan müdahalesi de benzer bir seferberliğe neden olmuş ve seksene yakın Somali vatandaşı Afganistan’daki savaşa müdahil olmuştur. El-Kaide’nin 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçiliklerine yönelik gerçekleştirdiği terör saldırılarının faillerinin Somali ile bağlantılı olmaları gerekçesiyle özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin başlattığı Terörle Savaş stratejisinin etkileri artan oranda görülmüştür.

Somali iç siyasetinde ise bu zaman zarfında küresel ve bölgesel güçlerin de desteği ile oluşturulan Federal Geçiş Hükümetinin kurulmasına karşın, devam eden çatışmalar ve savaş ağaları arasında güç mücadelesi Mogadişu ve çevresinde İslami Mahkemeler Birliği’ne ivme kazandırmıştır. 2005 yılında kendisine nüfuz alanı oluşturan İslami Mahkemeler Birliği, 2006 yılında savaş ağalarını yenilgiye uğratarak Somali’de iktidarını ilan etmesi ülkeye Etiyopya tarafından yeni bir müdahalenin başlamasına da sebep olmuştur. ABD politik olarak, Uganda’nın askeri olarak desteklediği Etiyopya, Somali’de Afrika Birliği Misyonu (AMISOM) ile birlikte Federal Geçiş Hükümeti 2009 yılına kadar hakimiyetini korumuştur.

Bu zaman zarfı aynı zamanda İslami Mahkemeler Birliği’nden ayrılan ve üst düzey yöneticileri Sovyet-Afgan savaşında gönüllü olmuş bireylerden oluşan el-Şebab hareketinin bir ayaklanmacı güç olarak kendini göstermeye başladığı bir dönem olmuştur. 2009 yılında Etiyopya’nın ülkeden çekilmesinin oluşturduğu güç boşluğundan istifade eden el-Şebab, hareketi ülkenin büyük bir bölümünde hakimiyetini koruyarak kendi yönetim biçimini uygulamaya koymuştur.

Afganistan’da Taliban örneğinde olduğu gibi İslami Mahkemeler Birliği’nin bu kazanımı ve takip eden askeri müdahale uluslararası arenada yankı uyandırmış ve ülkenin ulusaşırı gönüllülerin odak noktası olmasına neden olmuştur. Somali’ye ulaşan gönüllülerin önemli bir kesimi öncelikle İslami Mahkemeler Birliği’ne ardından bu gruptan neşet eden ve 2008 yılında ABD tarafından terör örgütü ilan edilen el-Şebab’a katılmışlardır. Bunda El-Kaide’nin üst düzey yetkililerinin Etiyopya’nın müdahalesine karşı Somali’de gerçekleşen direnişe destek verdiği yönünde yaptığı açıklamalar etkili olmuştur. İki örgüt arasındaki ilişkiler 1990’ların ortalarına kadar uzansa ve 2006 yılından itibaren benzeri açıklamalar söz konusu olsa da el-Şebab grubunun El-Kaide ile ittifak açıklaması 2012 yılında ilan edilmiştir.

Diğer örnekler ile kıyaslandığında Somali’ye doğru gerçekleşen gönüllü seferberliğinin büyük ölçüde İskandinavya, İngiltere, Amerika, Almanya ve Kanada’daki Somali diasporası ve bu diaspora ile ilişkili kişiler tarafından gerçekleştirildiği görülmektedir. Grubun ilk ortaya çıkmaya başladığı 2005 yılından 2010 yılına kadar yaklaşık 500 ila 1000 arasında kişinin sınır komşusu olmayan ülkelerden örgüte katıldığı tahmin edilmektedir. Açık kaynaklardan yapılan araştırmalar sonucu varılan bu rakamların tahmini düzeyde kalmasının sebebi Joshua Meservey’in de vurguladığı üzere ailelerin el-Şebab’a katılan çocuklarını gerekli mercilere bildirmemeleri ve devletlerin bilgi paylaşmaktan kaçınmalarıdır.

Somali örneğinde 11 Eylül sonrası gelişen “yabancı savaşçılık“ söyleminin de etkisi ile devletlerin ülkelerine dönerek eylem gerçekleştirme ihtimali yüksek kişilerden şüpheleniyor olması bireysel örnekliklerin ve hayat hikayelerinin sıkça medyaya yansımasına da neden olmuştur.

Erken dönemli katılımlarda özellikle İslami Mahkemeler Birliği’nin başkent Mogadişu’ya hakim olduğu süre zarfında gönüllüler direkt olarak Mogadişu havalimanına gelerek gruba katılmaktadırlar. Yine de kendi ülkelerinden seyahat edecek olanlar şüphe çekmemek adına önce başka bir ülkeye gelerek ardından Somali’ye ulaşmaktadırlar. Amerika vatandaşı iki gönüllü Daniel Maldonado ve Omar Hammami de bu şekilde önce Mısır’a oradan da Dubai’den Mogadişu’ya havayolu ile varmışlardır. Yine de Christian Jokinen’in Almanya özelinde el-Şebab’a katılanlardan hareketle de dikkat çektiği üzere gönüllüler Mısır veya Kenya’nın turistik çekim noktası ülkeler olma özellikleri sayesinde ayrıldıkları ülkelerin güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemeyi başarmışlardır. Bununla birlikte Somali diasporası üyesi olmayan gönüllülerin Somali’ye seyahat etmeden önce Somali veya diğer bölge ülkelerinin diaspora toplulukları ile ilişki kurmaları Somali örneğini diğer gönüllü hareketliliklerinden ayıran bir husustur. Örneğin Omar Hammami Somali’ye seyahat etmeden önce Kanada’da bulunan Somali diasporasından biri ile evlenmiştir. Benzer bir durum 2006’da bölgeye gelen ve Somalili bir kadın ile evlenen İngiltere vatandaşı Bilal al-Berjawi için de geçerlidir. Afrika’ya yönelik gönüllü hareketliliğinin diğer örneklerinde de görüleceği üzere seyahatlerin büyük oranda havayolu ile yapılması gönüllülerin ulaştıkları ülkeler güvenlik güçleri tarafından fark edilmelerine ve tutuklanmalarına sebebiyet verebilmektedir. Bu durum özellikle İslami Mahkemeler Birliği’nin 2006 yılından itibaren Etiyopya’nın başlattığı askeri müdahalenin ardından devrilmesi ve gönüllülerin ülkeye ulaşmak için Somali’nin bir diğer sınır komşusu Kenya’yı kullanmaları ile birlikte artmıştır. Kenya’ya ulaşmalarına rağmen yakalanmayanlar ise daha sonrasında - tıpkı Afganistan’a seyahat eden gönüllülerin İran - Pakistan sınırını kaçakçılar vasıtasıyla geçtikleri gibi - Kenya - Somali sınırını benzer bir sayede geçmektedirler. Ülkenin ormanlık bir arazi yapısına sahip bu bölgesinde el-Şebab’ın kurduğu kamplar bu geçişi hızlandırmaktadır. Ayrıca grubun Somali’nin büyük şehirlerinden Kenya sınırına yakın sahil kenti Kismayo’da hakimiyet kurması sınır ötesi geçişlerde etkili bir unsur olmuştur. Buna karşın bölgesel ve küresel kampanyanın ülkeye olan sınır geçişlerini sıkı kontrol etmeye başlaması ile birlikte grubun 2009 yılında o dönemlerde Hint Okyanusu ve Aden Körfezinde etkili olan korsanlar aracılığı ile deniz yoluyla bu girişleri sağladığı da iddia edilmektedir.

Tarihsel örnekler ile kıyaslandığında benzer bir şekilde Somali’de de ulusaşırı gönüllüler sınırlı bir çoğunluğu oluşturmaktadır. El-Şebab örgütünün merkezi olmayan yapısı ve işleyişine dair sınırlı bilgi ülke dışından gruba katılanların karar alma mekanizmasında oynadıkları rolün net bir şekilde anlaşılmasını zorlaştırsa da gönüllüler büyük ölçüde yönetici pozisyondan ziyade lojistik destek sağlamaktadırlar. Özellikle Batı ülkelerinde eğitim almış bireylerin bilgisayar ve sosyal medya gibi teknik katkıları olmaktadır. Buna ayrıca ulusaşırı gönüllülerin propaganda malzemesi olarak kullanması da eşlik etmektedir. Örneğin grubun İngilizce videolarında yoğun olarak ABD’den ve İngiltere’den gelen bireyleri göstermesi buna yönelik bir adımdır. En az 12 Batılı ülke vatandaşı Irak ve Pakistan örneklerinde de görüldüğü üzere Somali’de de pek çok intihar saldırısı gerçekleştirirken, örgütün dünya çapında ses getiren 2013’de Kenya’nın başkenti Nairobi’de gerçekleştirdiği Westgate Alışveriş Merkezi eylemine katılanlar olmuştur.

Son olarak Somali ve el-Şebab hareketi örneğinde görülen bir diğer özellik grubun kurulma aşaması ve yükselişinde küresel bir ideal uğruna “Hristiyan güçlere karşı“ savaştığı söylemi ile ulusaşırı katılımlara olumlu bir yaklaşım benimserken giderek gönüllülere yabancı devlet ajanı şüphesi ile yaklaşmaya başlamasıdır. Özellikle grubun lideri Ahmed Abdi Godane’nin 2011-2013 yılları arasında örgüt içerisindeki uygulamalarına yönelik muhaliflerine karşı başlattığı harekattan grubun İngilizce propaganda yayınlarının öne çıkan figürlerinden Amerikalı Omar Hammami de etkilenmiştir. Giderek artan baskının ardından beraberindeki az sayıdaki kişi ile gruptan ayrılan Hammami paylaştığı videolarla ve Twitter hesabından yaptığı açıklamalarla Godane’nin idaresine muhalif söylemlerde bulunmuş ve Eylül 2013’te yine el-Şebab tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Bu iç karışıklığın aynı zamanda örgütün Kenya’nın 2011’de başlattığı askeri müdahale sonrası Kismayo gibi kritik kentleri kaybettiği bir dönem olmasından dolayı, grup büyük oranda bölge ve kıta dışarısından gönüllü katılımlarından ziyade sınır komşusu ülkelere odaklanmıştır. 2012 yılından itibaren Suriye’nin pek çok İslami söyleme sahip ulusaşırı gönüllü hareketliliğinde popüler bir varış noktası haline gelmesi ile birlikte Somali giderek gönüllüler için çekim merkezi olma özelliğini kaybetmiştir.

3. LİBYA

2011 yılının Şubat ayının ortalarında Libya’da başlayan iktidar karşıtı gösteriler ülke tarihinde siyasi, toplumsal ve iktisadi bağlamlarda kırılmalara neden olmuştur. Suriye’de olduğu gibi Libya’da da İslam Devleti grubu tarafından 2014 ile 2017 yılları arasında ele geçirilen Derne ve Sirte şehirleri ulusaşırı savaş gönüllüleri için çekim merkezi haline gelmiştir. Libya’da ulusaşırı savaş gönüllülüğüne zemin hazırlayan yapıların üyeleri de 1980’lerden itibaren Afganistan, 2003’te Irak ve 2012’te Suriye’deki savaşlara gönüllü olarak katılan ve geri dönenlerdir.

1969 yılından itibaren Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya gerek ülkenin bulunduğu Afrika kıtasının genelinde gerekse de Arap ülkeleri arasında bir güç odağı olma özelliğini yirminci yüzyılın büyük bölümünde sürdürmüştür. Güneyinde Nijer ve Çad, doğusunda Mısır ve Sudan, batısında ise Tunus ve Cezayir bulunan Libya komşuları ile değişen oranlarda husumetli bir dış politika izlemeyi sürdürmüştür. Ülkenin sahip olduğu ideolojik çizgi Kaddafi yönetiminin zaman içerisinde farklı ülkelerde devam eden siyasi sorunlara müdahil olmasına ve kendi ülkelerinde tartışmalı olan kişileri Libya’da himaye etmesine de zemin hazırlamıştır. Uganda’da İdi Amin, Liberya’da Charles Taylor, Zimbabve’de Robert Mugave gibi isimler Libya lideri Kaddafi tarafından desteklenmişlerdir. İsrail-Filistin sorunu sırasında Libya’nın Filistinli direniş örgütlerine (El Fetih Devrim Konseyi ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık gibi) ev sahipliği yapmasında da benzer bir durumla karşılaşılmıştır. 1988’de İskoçya’da ve 1989’da Nijer üzerinde Fransa’ya ait uçağın düşürülmesi olaylarından sorumlu tutulan Libya, 1992’den 1999’a kadar yaptırımların hedefi olmuştur.

Devlet dışı aktörler ile Libya devleti arasındaki bu ilişkiye ek olarak resmi bürokratik yönetimin haricinde ve Kaddafi yönetimine karşı muhalefet yürüten İslamcı oluşumlar ulusaşırı ilişkiler içerisine girmişlerdir. Bunun ilk örneklerini Sovyetler Birliği’nin Afganistan müdahalesine karşı gönüllü olarak bölgeye seyahat eden Libyalılarda görmek mümkündür. Bu tarihlerde 800 ile bin kişinin Libya’dan Afganistan ve Pakistan’a gittiği tahmin edilmektedir. Bu tarihlerde Afganistan’ın Mısır ve Suriye gibi diğer Arap ülkelerinden gelen muhalif İslamcı grupların buluşma noktası haline gelmesinde olduğu gibi, Libyalı gönüllüler de bölgenin içerisinde bulunduğu etkileşimden faydalanarak yeni oluşumlar meydana getirmişlerdir. Bunlardan başlıcası - her ne kadar kendilerini bu tarihlerde ilan etmemiş olsalar dahi - Libya İslami Mücadele Grubu’dur (Libya Islamic Fighting Group / LIFG).

1989 yılına gelindiğinde Kaddafi iktidarının başlatmış olduğu kitlesel tutuklamalar, LIFG’in ülkesine geri dönerek toplumsal kalkışma tertipleri olasılığını düşürmüştür. 1992 yılında ulusaşırı gönüllülerin Afganistan ve Pakistan’ı terk etmeye başlaması ve Libya’ya ulaşım imkanı bulamaması sonucu LIFG, o tarihlerde bir İslamcı darbe sonrası kurulan iktidara sahip, Libya’nın doğu komşusu Sudan’a sığınmıştır. Afganistan savaşı sırasında edindiği ulusaşırı ilişki ağlarını Afrika’ya döndükten sonra korumaya çabalayan LIFG ilk olarak Cezayir’de yaşanan çatışmalara katılmaya çalışmıştır. Ancak Cezayir’e seyahat eden LIFG’den on beş kişilik ekibin Cezayir’de bulunan İslamcı şiddet yanlısı gruplar tarafından öldürülmesinin ardından örgüt bu girişiminden vazgeçmek zorunda kalmıştır.

1995’e gelindiğinde Libya’ya küçük gruplar şeklinde giren LIFG, Derne, Sirte ve Bingazi şehirlerinde Kaddafi’yi ve yönetimi hedef alan suikast girişimleri ve saldırılar düzenleyerek ülke çapında ayaklanma hedeflemiştir. Devletin kısa sürede bu yapılanmayı bastırması sonucu LIFG, Libya içerisinde aktif bir faaliyet alanı bulamamış ve grup içerisinde bölünmeler yaşanırken örgüt üyelerinin bir kısmı Afganistan’a diğer bir kısmı Birleşik Krallık başta olmak üzere Avrupa’ya yerleşmiştir.

11 Eylül saldırıları ile birlikte ortaya çıkan “Terörle Savaş“ siyasetinin de bir devamı olarak ABD başta olmak üzere Batı ülkeleri Kaddafi yönetimi ile yakın ilişkiler içerisine girmişlerdir. Bunun en belirgin örneği, Afganistan, Pakistan, Fas, Malezya ve Tayland gibi dünyanın değişik coğrafyalarında yakalanan LIFG üyelerinin Libya’ya geri teslim edilmesidir. İki binli yılların ortalarına gelindiğinde ise LIFG’nin önemli sayıda üst düzey yetkilisinin Libya’daki hapishanelerde tutuklu bulunması ile etkisinin giderek azalmasına neden olurken, üyelerinin bir kısmının el-Kaide gibi ulusaşırı yapılarla yakın ilişkiler içerisine girmesine neden olmuştur. Buna karşın örgütün lider kadrosu her ne kadar el-Kaide’nin bulunduğu coğrafyalarda yerleşmiş olsa dahi gruba büyük ölçüde mesafeli duruşunu korumuş ve bu yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı dile getiren açıklamalar yapmayı sürdürmüştür.

2000’li yıllar boyunca yaşanan özellike Irak ve Suriye savaşlarında Libyalı gönüllülerin varlığı dikkat çekici noktalara ulaşmıştır. Irak savaşının başlaması ile birlikte Libya’dan da önemli sayıda katılım gerçekleşmiştir. Irak’ta ele geçirilen ve yabancı savaşçıların bilgilerini içeren Sincar Belgelerinde (102 kişi ile) çoğu Derne ve Bingazi’den olmak üzere Libya, Suudi Arabistan’dan sonra en fazla gönüllünün katılım gösterdiği ikinci ülkedir. Öte yandan, Alison Pargeter’in de altını çizdiği üzere bu seferberliğin ana itici gücü LIFG veya el-Kaide unsularından ziyade, Kaddafi rejiminin ABD’nin Irak müdahalesine karşı olan politikasının da etkisi ile yereldeki davet çalışmalarıdır.

2011’e gelindiğinde Kaddafi iktidarına karşı başlayan protestolar sonrası yönetimin sert müdahalesinden çekinen uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de onayıyla askeri operasyon başlatılması yönünde tavır almıştır. Kısa sürede silahlı çatışmaya evrilmesi ve ardından uluslararası koalisyon güçlerinin askeri müdahalesine sahne olması bakımından Libya, Bosna, Kosova, Somali ve Afganistan örnekleri ile benzerlikler arz etmektedir. Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Gücü ve NATO birliklerinin katılımının gözlendiği bu örneklerle kıyaslandığında özellikle 1999’da Kosova’da gündeme gelen “Koruma Sorumluluğu“ politikasına eş değer bir tartışma neticesinde başlatılmıştır. Ayaklanmacıları destekleyerek rejime ait stratejik kuvvetleri hedef alan hava saldırıları ile Kaddafi’nin eylemciler tarafından öldürülmesinden on gün sonra sona eren askeri müdahale ile birlikte Libya için yeni bir süreç başlamıştır.

Ulusaşırı savaş gönüllülüğünün Libya’da görülen hareketliliğini farklı gruplara ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki NATO’nun askeri müdahalesi sürerken ve yaşanan çatışmaların temelini Kaddafi karşıtı toplumsal hareketlilik belirlerken ABD, İngiltere, İrlanda ve Kanada’dan gerçekleşen katılımlardır. Aaron Zelin’in de ifade ettiği gibi milliyetçilik başta olmak üzere macera arayışı olarak da ifade edilebilecek seyahatler gerçekleştirenler olmuştur.

İkinci grup ulusaşırı savaş gönüllüleri ise İslamcı bir söylem ile ülkeye giriş yapanlardan oluşmaktadır. Bu hareketliliğin şartları Libya’nın LIFG ve Irak’a giden gönüllüler bağlamında sahip olduğu tarihsel ve ulusaşırı zemin üzerinde inşa edilmiştir. Libya’nın, komşuları Mısır ve Tunus ile birlikte bir iktidar değişimine sahne olması, siyasal ve toplumsal ortamın belirli gruplar için fırsata dönüşmesine yol açmıştır. Bunlardan ilki her üç ülkede de farklı ölçeklerde kendisine alan bulan Ensar el-Şeria grubudur. Yalnızca askeri anlamda değil aynı zamanda toplumsal faaliyetler alanında da hareket eden gruplar kısa süre içerisinde ülkenin stratejik şehirlerinden Sirte, Derne ve Bingazi’de etkilerini artırmışlardır. Ensar el-Şeria’nın örgüt olarak üstlenmediği ancak üyelerinin dahil olduğu 2012 yılında ABD’nin Bingazi konsolosluğuna yönelik gerçekleştirilen ve ABD’nin Libya büyükelçisinin hayatını kaybettiği saldırı Libya’da o tarihlerde gelişen dinamikleri göstermesi açısından en dikkat çeken hadiselerden birisidir. Bu tarihlerde aynı zamanda sınır komşusu ülkelerde yaşanan iktidar değişimlerinin sınır kontrollerini zorlaştırmasına paralel olarak silah ve insan kaçaklığında da artış yaşanmıştır. Öyle ki Bingazi havalimanının Ensar el-Şeria grubu tarafından kontrol ediliyor olması ülkeye geliş ve gidişlerde kolaylaşmasına yol açmıştır. Bu durum kısa sürede Libya’yı, kendi ülkelerinde, Libya’da veya Suriye’de savaşmak için Libya’da kurulan kamplarda eğitim almak amacıyla çoğunluğu sınır komşularından ülkeye gelenlerin buluşma noktası haline getirmiştir.


Libya iç siyasetinde süren sistemsel kilitlenme neticesinde ülke çapında farklı gruplaşmalar şiddet sarmalının büyümesine yol açmıştır. Bu zaman zarfının en kritik isimlerinden birisi daha önce Kaddafi ordusunda görev yapmış, ancak 1987’de ülkeyi terk ederek 2011 yılına kadar ülke dışında yaşamış olan Halifa Haftar’dır. Haftar Mayıs 2014’te Libya Arap Silahlı Kuvvetleri adıyla ordunun geri kalanını birleştirmeye çalışarak Ensar el-Şeria başta olmak üzere Bingazi’de konuşlu İslamcı ve devrimci yapıları içine alacak şekilde “Haysiyet/Şeref Operasyonu“ adını verdiği askeri müdahale başlatmıştır. Kısa süre içerisinde Haftar’ın bu girişimine karşılık İslamcı silahlı yapılar Ensar el-Şeria liderliğinde “Bingazi Devrimcileri Şura Meclisi“ adıyla bir araya gelmiştir. Özellikle Bingazi’deki ABD konsolosluğuna yapılan saldırının ardından dini davet ve sosyal yardım hizmetleri sunarak etki alanını genişleten Ensar el-Şeria, Haftar’ın saldırıları sonrası faaliyet gösterdikleri Bingazi ve Derne’de kontrol ettikleri bölgelerde zayıflatılmışlardır.

Ulusaşırı savaş gönüllüğü bağlamında ve Libya özelinde üçüncü önemli faktör ise 2014 yılında Suriye’deki İslam Devleti grubunun Libya’da faaliyet göstermeye ve belirli şehilerde kontrol sağlamaya başlamasıdır. Bu girişimin zemini 2003 Irak ve 2012 Suriye savaşlarına katılan Libyalı gönüllülerin Libya’nın Derne kentine dönmesiyle atılmıştır. Özellikle Suriye’de yaşanan ayaklanmanın Libya’ya benzer bir şekilde silahlı bir şekilde bastırılıyor olması Libya ile Suriye arasında ulusaşırı dayanışma erken tarihlerde kurulmuştur. Haziran 2012’ye gelindiğinde, örneğin, Aaron Y. Zelin Libya, Tunus ve Cezayir’den 70 ile 300 kişinin savaşmak için Suriye’ye seyahat ettiğine dikkat çekmektedir. Bu tarihlerde Suriye’de Katibat Battar el-Libi adıyla Libyalılardan oluşan ve henüz herhangi bir gruba bağlı olmayan bir yapılanma meydana gelmiştir. Suriye’de Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve el Nusra Cephesi arasında yaşanan Nisan 2013’te yaşanan ayrışmada Katibat, IŞİD’den yana tavır sergilemiştir. Bu birleşmeyi takip eden süre zarfında Suriye’den Libya’ya geri dönüşler başlamış ve Katibat’ın üyelerinin bir kısmı ülkelerine özellikle Derne şehrine geri dönerek toplumsal zemini IŞİD’in ideolojik yapısına hazır hale getirmek için çaba sarf etmişlerdir. Bunun ilk örneği İslami Gençlik Şura Konseyi adıyla ortaya çıkan ve Nisan 2014’te kuruluşunu ilan eden, örgüt olmuştur. Bu grup özellikle Halifa Haftar’ın başlattığı askeri müdahalede dağılma sürecine giren Ensar el-Şeria başta olmak üzere diğer İslamcı örgütlerin tabanlarından destekçi kazanmıştır. Konsey, IŞİD Haziran 2014’te Hilafet ilan etmeden dahi IŞİD’e destek mesajları yayınlayan yapılardan birisi olmuştur. Örgüt takip eden dört ay boyunca Şura Konseyi adı ile Derne’de, IŞİD’in Suriye ve Irak’ta ele geçirdiği kentlerde yaptığı uygulamalara benzer şekilde, asayişi sağlamaya çalışarak ve dini düşüncesini yerleştirmeye çalışmıştır. Ekim 2014’te grubun adı Derne Vilayeti olarak değişirken İslam Devleti örgütünün lideri Ebubekir el-Bağdadi bundan bir ay sonra yayınladığı ses kaydında Libya’da üç yeni vilayetin kurulduğunu ilan etmiştir.
İslam Devleti’nin Derne’deki yapılanması sorunsuz bir şekilde olmamıştır. Aksine kentteki halka yönelik baskılar ve farklı ideolojik gruplara karşı saldırıların da artması ile birlikte örgüte karşı başlatılan kampanyanın ardından Temmuz 2015’te Libya’daki İslam Devleti Derne’den ülkenin batısındaki Sirte kentine çekilmiştir. Burada, Irak ve Suriye’de olduğu gibi yalnızca İslamcı geçmişe sahip olanlardan değil aynı zamanda Kaddafi’ye bağlı kişileri de saflarına katarak zemin kazanan İslam Devleti, Derne’nin aksine Sirte’de görece daha uzun erimli bir yapı kurmuştur.

Libya’ya doğru gerçekleşen ulusaşırı savaş gönüllülüğü İslam Devleti’nin vilayet ilanı ile birlikte gelişme göstermiştir. Grubun ulus ötesi ilgi çeken yapısının yanında bireyleri bulundukları yerlerden örgüte katılmak için seyahat etmeye davet eden çağrılar etkili olmuştur. Örgütün yaptığı yayınlarda Libya’ya da yer vermeye başlaması ile birlikte Libya gönüllülerin buluşma noktası haline gelmiştir. Açık kaynaklar, sahadan veri sunan Libya otoriteleri ve yabancı devletlerin açıklamalarını derleyen Aaron Y. Zelin en az kırk bir ülkeden sayıları iki bin altı yüz ile üç bin beş yüz arasında değişen kişinin 2011-2017 yılları arasında Libya’ya seyahat ettiği sonucuna varmaktadır.

Ulusaşırı gönüllüler Libya’daki İslam Devleti grubu içerisinde liderlik pozisyonundan propaganda faaliyetlerine kadar farklı düzeylerde roller üstlenmişlerdir. Mali, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Fas, Eritre, Nijer, Somali, Gana ve Senegal gibi çok farklı ülkelerden gönüllüler İslam Devleti’nin Libya’da yayınladığı videolarda yer almalarıyla dikkat çekmişlerdir. Bununla birlikte Libya’nın sınır komşusu Tunus ve Sudan’ın İslam Devletine katılan gönüllülerin önemli bir bölümünü oluşturduğu ayrıca altı çizilmesi gereken bir husustur. Tunus ve Libya arasındaki sınır bölgesine yakın Sabrate şehrinde İslam Devleti’nin kurduğu kamplarda özellikle Tunus vatandaşları eğitim almışlardır. Libya’dan bir sonraki aşama olarak örgütün sınırın Tunus tarafından Ben Guerdane şehrini ele geçirmeye çalışması grubun stratejik kabiliyetlerine ilişkin önemli ipuçları sunduğu ölçüde sınır ötesi gönüllü hareketliliği açısından da önem arz etmektedir. Benzer şekilde Suriye ve Irak’taki İslam Devleti örgütüne katılanların büyük çoğunluğunu oluşturduğu Tunus vatandaşı gönüllüler özellikle ülkenin sınır komşusu olmasından da istifade ederek katılım göstermişlerdir. Libya’da gönüllülük özelinde karşılaşılan bir diğer önemli husus ulusaşırılığın daha önce örneğine az rastlanır cinsten Afrika bağlamında gelişmiş olması ve kıtanın güney, batı ve doğu bölgelerinden ülkeye girişlerin yaşanmasıdır.

İslam Devleti grubunun sahip olduğu ideoloji ile uyumlu olarak gönüllü kadın figürü de ev içi hizmetler, evlenme vaadi, savaşan erkekler için eş olma ve çocuk doğurma gibi amaçlara sahip olmuşlardır. Erkeklerde olduğu gibi Libya’ya gelen kadınların da rakamsal anlamda büyük bir çoğunluğunu Tunus’tan gelen kadınlar oluştursa da Afrika’nın farklı bölgelerinden, örneğin Doğu Afrika ülkesi Kenya’dan katılan kadınlar da olmuştur.

Libya’daki İslam Devleti örgütü ulusaşırı savaş gönüllülerinin başta savaşmak olmak üzere yaşamak, propaganda faaliyetlerinde bulunmak, dini vazifelerini yerine getirmek gibi pek çok farklı motivasyon ile seyahat ettiği bir yapının oluşmasına imkan sağlamıştır. Öte yandan özellikle grubun Mayıs 2016’da Sirte’nin ardından bir diğer kritik şehir olan Misrata’yı hedef alması yalnızca Libya’daki askeri grupları değil aynı zamanda Batılı ülkelerin de İslam Devleti yapılanmasını hedef almasına yol açmıştır. Libyalı güçlerin karadan Batılı koalisyonun ise havadan olmak suretiyle 1 Ağustos’tan 5 Aralık tarihine kadar devam eden operasyon sonunda örgüt unsurları Sirte’den çıkarılarak grubun Libya’da kontrol ettiği bölgelere son verilmiştir. Bu tarihten sonra özellikle Libya’nın güneyindeki çöllere çekilen grubun ülke siyasetinin krizlerinden faydalanmaya çabalasa dahi 2014 – 2016 arasında Derne ve Sirte’de kurduğu otoritelere benzer bir yapı kuramamış olması, ulusaşırı savaş gönüllülüğünün gözlenmesini zorlaştırmaktadır.

4. SONUÇ

Yabancı savaşçılık konusu sadece uluslararası güvenlik ve ideoloji ikilemi bağlamında değil, tarih, sosyoloji, iktisat ve psikoloji gibi çok farklı alanların kesişiminde yer alan bir vakıadır. Yalnızca kişilerin vatandaşı olduğu veya ikamet edilen ülkeyi değil, yabancı savaşçılık, aynı zamanda savaşmak için seyahat edilen, varılan ülkeyi, ve bu yolculuk sırasında kullandıkları transit ülkeleri de ilgilendiren karmaşık bir yapıya sahiptir. Yabancı savaşçılık olgusunun bir tehdit unsuru olarak görülmesinin temel nedenlerinden birisinin savaş bölgelerinde edindikleri tecrübeyi ülkelerine geri döndüklerinde terör eylemlerinde kullanma şüphesidir. Bu açıdan bakıldığında ulusal ve uluslararası bir mücadeleyi gerektiren ve uzun erimli bir karşı koymanın elzem olduğu sorun olduğunun altı çizilmelidir.

Tarihsel bağlamda yabancı savaşçılığın devlet sisteminin işlevsiz hale geldiği ve devleti tanımlamak için kullanılan iki hareket noktası, sınırlar ve şiddet kullanma tekelinin yok olduğu evrelerde ön plana çıktığı görülmektedir. Bu açıdan Afrika örneği, önemli bir yer teşkil etmektedir. Kıtanın Avrupa ile olan sömürgeci geçmişi, devlet kurumlarının ülkelerin tamamında kontrolü sağlamadaki güçlükleri ve etnik, dini ve gelir elde etmek için yaşanan çatışmalar bölgeyi yabancı savaşçılık hareketliliğine elverişli hale getirmektedir. Ancak Somali ve Libya örneklerinde dikkat çeken en çarpıcı sonuçlardan birinin yabancı savaşçılığın küresel bir eğilim göstermemiş olduğudur. Burada kast edilen Suriye örneği ile karşılaştırıldığında Orta Asya ülkesi Özbekistan veya Orta Amerika ülkesi Trinidad ve Tobago’dan gönüllüler Suriye’de varlık gösteren İslam Devleti grubuna katılım sağladıkları gibi bir katılımın Afrika için yaşanmamış olmasıdır. Bu çalışmada aksine, birkaç istisna hariç, Afrika’daki sınırın ötesinden gelen yabancı savaşçılığın yine kıta ülkelerinden gelen katılımlar olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Bu çalışmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise birisi de savaşa ilişkin açık bir destek vermeksizin komşu ülkenin sınır hattını koruyamadığı durumlarda da geçişin yaşanabildiğidir. Bunun en belirgin örneklerinden birisine Afrika’da gerçekleşen gönüllü hareketliliğinde rastlamak mümkündür. Somali ve Libya’ya giden gönüllülerin sınır komşusu ülkelerden cepheye girişte herhangi bir zorluk yaşamamaları kolaylaştırıcı bir unsur olmuştur. Öte yandan sınırdaş ülke, ulusaşırı gönüllüleri kendisine yönelik bir tehdit olarak algılanması durumunda takip ve kovuşturma noktasında güvenlik önlemlerini artırma noktasına gidebildiği görülmektedir.

Son olarak altının çizilmesi gereken husus savaş bölgesinde faaliyet gösteren ve yabancı savaşçı kabul etmeye açık olan örgütlerin hakimiyet alanlarının yabancı savaşçı katılımına etki ettiğidir. Somali örneğinde el-Şebab grubunun ülkenin başkenti Mogadişu’da idareyi ele geçirmesi ve Libya örneğinde ise İslam Devleti grubunun sınır komşusunda da benzer bir oluşumun güç göstermesini de fırsat bilerek ortaklaşa hareket etmiş, bu sayede geçiş daha rahat sağlanmıştır. Bu açıdan Libya’ya hava yoluyla ulaşım, ülkenin güneyindeki çöl sınırında kontrolün zayıflamasının ve son olarak uluslararası bir turist çekim noktası olan Tunus’a seyahatlerin de benzer şekilde sorunsuz bir şekilde yapılıyor olmasının bu sürecin karmaşıklığını gösteren bir durumdur.


 
Ahmet Yusuf ÖZDEMİR
Dr. Öğr. Üyesi / İbn Haldun Üniversitesi
(9. İstanbul Güvenlik Konferansı Bildiri Makalesi, 24 Kasım 2023)
 
 
 
 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2763 ) Etkinlik ( 223 )
Alanlar
TASAM Afrika 77 647
TASAM Asya 98 1106
TASAM Avrupa 23 649
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 294
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1406 ) Etkinlik ( 54 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 23 623
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 189
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1304 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 518
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2053 ) Etkinlik ( 83 )
Alanlar
TASAM Türkiye 83 2053

Avrupa konvansiyonel güvenlik mimarisinin köşe taşı olarak görülen; Avrupa’da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması (CFE-AKKA), NATO ve Varşova Paktı ülkeleri arasında 1990 yılında imzalanmış ve 1992 yılı Temmuz ayında yürürlüğe girmiştir.;

Afrika kapsamlı uluslararası askerî stratejilerin Kıta’daki bölgesel güvenlik krizlerini beslediğine dair kaygılar dikkate alınmalıdır. Afrika‘nın gerek genel olarak endüstrideki gerekse dar kapsamda savunma sanayiindeki mevcut sorunlar nedeniyle askerî kapasitesini gereği gibi güçlendirememesinin; ...;

Napolyon Bonapart'ın yeğeni III. Napolyon, 1852'den 1870'e kadar Fransa'yı yönetti. Onun dış politikası, askeri maceracılık, diplomatik manevralar ve yurtdışında Fransız nüfuzu kurma girişimlerinden oluşmuştur. Kısaca III. Napolyon’un dış politikası hırs ve çelişkinin bir karışımıydı.;

Çin, İran ve Rusya ilişkileri giderek daha çok göze batıyor ve batı dünyasına karşı kurulan bir ittifak olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle Jinping, Reisi ve Putin’in kişisel benzerlikleri değerlendiriliyor, her birinin kalbinde yatan siyasi ve coğrafi ihtirasın dünya için yarattığı tehdide dikkat ...;

Bölgesel entegrasyon, 2000'lerin ortalarından itibaren çeşitli boyutlar ve altbölgeler arasında sürekli olarak artış göstermiştir. Asya-Pasifik Bölgesel İşbirliği ve Entegrasyon Endeksi (ARCII) temel alındığında, bölge, bölgesel değer zincirleri, insanlar ve sosyal entegrasyon konularında Avrupa Bir...;

Bilindiği gibi BRICS, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı bir araya getiren bir grupken 2023 bitmeden Arjantin, Mısır, Etiyopya, İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın katılımı ile dönemsel toplantılarda buluşmaktan öte ortak iktisadi veya siyasi amaçlar etrafında buluş...;

Artan jeopolitik gerilimler ve yükselen ekonomik belirsizlik ortamında, her ne kadar hükümetler artık küresel işbirliğinin mutlak faydalarına odaklanmıyor olsa da birbirlerine göre daha az “kazandıkları“ endişesine kapılmaktan geri kalmıyorlar. Göreceli kazançları önceliklendirmek, kaybeden-kaybeden...;

Afrika kıtası, 1998 yılında somutlaştırılan Afrika Açılım Eylem Planı’ndan bugüne Türkiye’nin dış politikasında her geçen gün daha çok önem kazanmaya devam etmektedir. Afrika Açılım Eylem Planı’nın hemen ardından 2005 Afrika Yılı’nın ilanı ve 2008 Birinci Türkiye-Afrika Ortaklığı Zirvesiyle Türkiye ...;

10. İstanbul Güvenlik Konferansı (2024)

  • 21 Kas 2024 - 22 Kas 2024
  • İstanbul - Türkiye

5. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik ve Uzay Forumu

  • 04 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Ramada Hotel & Suites by Wyndham İstanbul Merter -
  • İstanbul - Türkiye

Türkiye - Çin Etki Analizli Karşılaştırmalı Araştırma Projesi ve Çalıştay | 1. Etap

  • 02 Tem 2020 - 02 Tem 2020
  • Online Zoom Webinarı - 14:30
  • İstanbul - Türkiye

BRAINS² TÜRKİYE Ortak Çalıştayı

  • 28 May 2020 - 28 May 2020
  • - 14:30
  • İstanbul - Türkiye

TASAM - Çin Çalışma Grubu Toplantısı - 1

  • 10 Mar 2020 - 10 Mar 2020
  • CVK Park Bosphorus Oteli -
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.