Birleşmiş Milletler’in 70. Yılında Devletlerin İnsani Sorumluluğu Ve İnsani Müdahale Sorunsalı

Makale

“İnsani Müdahale” kavramı, bir uluslararası normdur ve 2005 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilmiştir. Kavram, Birleşmiş Milletler’in onayına bağlı doktriner bir dünya görüşü olarak uluslararası boyutta hukuki zemin bulmuştur, fakat hukukiliği olmasa da meşruiyeti, yani yaratılan hukuka uygunluğun kamusal akla ve vicdana uygun olup olmadığı sorgulanır haldedir. ...

Prof. Dr. Betül KARAGÖZ YERDELEN
Giresun Üniversitesi

Giriş
İnsani Müdahale“ kavramı, bir uluslararası normdur ve 2005 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilmiştir. Kavram, Birleşmiş Milletler’in onayına bağlı doktriner bir dünya görüşü olarak uluslararası boyutta hukuki zemin bulmuştur, fakat hukukiliği olmasa da meşruiyeti, yani yaratılan hukuka uygunluğun kamusal akla ve vicdana uygun olup olmadığı sorgulanır haldedir. İnsani müdahale kavramı, insan haklarının uluslararasılaşması olarak anlaşılmaktadır. 1999’da NATO’nun gerçekleştirdiği Kosova müdahalesi, insani müdahale olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama, “insani müdahale“ (humanitarian intervention) kavramının, uluslararası siyasetin başlıca kavramları arasına girmesine yol açmıştır. Nihayet 2005 yılında Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde, İnsani Müdahale kavramı ile birlikte, “koruma sorumluluğu“ (R2P- responsibility to protect) kavramına da doktriner bir anlam yüklenmiştir. Bundan sonra bu iki kavram, Hukuk’un ve Siyaset Bilimi’nin tartışmalı bir kavram çifti halini almıştır. Bu tartışmalar halen yoğun biçimde yaşanmaktadır; devletleri ve devletlerarası ilişkileri aşarak, başta akademisyenleri, gazetecileri, sivil toplum örgütlerini, aktivistleri, öğrencileri, kısacası hükümetlerden halk kitlelerine kadar oldukça geniş bir kesimi etkilemiş ve hatta ayağa kaldırmıştır.

Batılı devletler, demokratik olmayan ülkelerin insan hakları ihlalleri karşısında ortaya çıkacak “koruma sorumluluğu“ ve “insani müdahale“ durumunun, askeri seçeneği öne çıkararak, insan haklarına saygılı demokratik rejimlerin kurulması yönünde irade kullanılmasını hukuken olanaklı hale getirmiştir. Bu olanak da, hatırlanacağı gibi, Kriz Yönetimi algısı üzerinden son olarak Libya’da kullanılmış ve askeri müdahale, “insani müdahale“ adıyla uygulanmıştır. Ancak bu kez çok daha yüksek bir tonda, çok ağır eleştirel görüşler duyulmaya başlamıştır. Böylece günümüzün en tartışmalı kavramlarını, bir kavram çifti olarak birbirini tamamlayan “insani müdahale“ ve “koruma sorumluluğu“ kavramları oluşturmaktadır. Ortaya çıkan tartışmaların başlıca nedeni, devletlerin iç egemenliğine duyulan bağlılığın yerini, uluslararası sorumluluğun alabileceği, yeni bir sürece geçildiğinin anlaşılması, yani yeni bir uluslararası sistemin başladığının toplumca algılanmasıdır.

İnsani müdahale ve koruma sorumluluğunun, bu denli tartışmalı bir boyut kazanmasının sebebi, son zamanlarda Batı dünyasının evrensel insan haklarına bağlılığı konusunda soru işaretlerinin ortaya çıkmış olmasıdır. Bir tarafta egemenliği ve bu bağlamda devletlerin iç işlerine müdahale etmeme gerekliliğini savunanlar, diğer tarafta ise, etik ilkelerin desteklenmesinin devletlerin iç işlerine müdahaleyi meşrulaştırdığına inananlar bulunmaktadır. [1] Kuşkusuz burada şunu belirtmek gerekir ki, Batı dünyasının ve özellikle kapitalizmin siyasi liderliğini üstlenen büyük devletlerin, bundan sonra bir güven tazeleyebilecekleri bu koşullarda artık kuşkuludur. İnsani müdahale kavramı için, önceleri uluslararası toplumda görece “rıza birliği“ (consensus) ile oluşan destek, giderek kristalize görünümünü yitirmiş ve bulanıklaşmıştır.

Liberallerin, insani müdahaleye ilkesel olarak karşı çıkmaları bir yana bırakılsa bile, dünyadaki insani müdahale örnekleri güven sarsıcı deneyimler olarak gerçekleşmiştir. Bu çerçevede kimi askeri, kimi de insani müdahale sayılan Somali, Haiti, Bosna, Ruanda, Arnavutluk, Doğu Timor, Irak, Kosova ve Libya operasyonları sonuçta bekleneni verememiştir. Bu operasyonların ne ölçüde insani, ne ölçüde siyasi, ne ölçüde iktisadi, ne ölçüde stratejik veya ne ölçüde hukuki temellere dayandığı ciddi anlamda tartışmaya maruz kalmış bir geri plana sahiptir. 2005 sonrasında ise, gerçekleştirilen silahlı operasyonların Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ilkesi olarak uygulanan “koruma sorumluluğu“ bağlamında yapılmış olması büyük önem taşımaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu, bir yasama organı gibi karar alma sürecinde yetkilerini fazla zorlamış ve Örgüt’ün Genel Kurulu gibi kararlar almaya başlamıştır. Bu durum insani müdahaleyi devletlerarası askeri müdahale ile bütünleştirerek, askeri müdahalenin daha olanaklı olmasının ve bu bağlamda daha kolay gerçekleşmesinin yolunu açmıştır.

2. “Uluslararası Koruma Sorumluluğu“ (R2P) Gerekli mi?

Eskiden yalnızca bir iç sorun olarak görülen, hatta bir iç sorun olarak göz ardı edilip önemsenmeyen ve birçoğu yapısallaşıp sıradanlaşan ülke içi sorunların bazıları, bugün artık bir uluslararası sorun olarak algılanmaktadır. Bununla birlikte uluslararası savaş suçlularına uygulanan yaptırımların, örneğin Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ndeki yargılamalar gibi, kimi ülkelerin yöneticilerine de benzer biçimde bir uluslararası suçlu olarak bakılması ve daha öteye giderek, bu siyasi liderleri hedef alan askeri müdahalenin yapılması gerçekten de tartışmaya çok açıktır. Yapılan tartışmalar ve itirazlar, liberallerin ilkesel olan karşı çıkışlarını aşan bir etik-politik eleştirel yaklaşım sunmaktadır. Bu da kendi yurttaşlarına sorumsuz ve kötü davranan, onların felakete uğramasına yol açan veya buna seyirci kalan devletlere, bu bağlamda siyasi liderlere yapılacak müdahalenin, hükümet etmeye ve dolayısıyla devletlerin iç egemenliğine dönük müdahaleye ilişkin bir kaygıyı ifade etmektedir. Kendi yurttaşlarına kötü davranan veya koruma sorumluluğunu yerine getirmekte başarısız olan devletlerin, uluslararası koruma sorumluluğu ilkesinden yola çıkarak “insani müdahale“ adı altında, yönetim imkânlarının sınırlandırılması, ortadan kaldırılması ve hatta ağır suçlu olarak Saddam örneğinde olduğu gibi yargılanması, devletlerin egemenlik haklarının yeniden sorun haline gelmesine neden olmuştur. Kaldı ki, operasyonlarla indirilen liderlerin yerine gelenlerin, Batılı güçlerce doğrudan veya dolaylı olarak yönlendirildiği kanaati de doğmuştur.

Bütün bu olumsuzlamalara karşın, devletlerin ulusal ve uluslararası sorumluluklarını yerine getirmelerinin, onların varlık nedenini oluşturduğu açıktır. İkinci Dünya savaşından beri, artan bir yoğunlukla devletlerin dış sorumlulukları gibi, iç sorumlulukları da “insani sorumluluk“ duyarlılığı ile gözlem altındadır. Bugünün güçlü demokrasileri, hem dış ve iç sorumluluklarını yerine getirmenin, hem de tüm dünya uluslarına karşı insani duyarlılık taşımanın bir gelişmişlik düzeyi olduğunu öne sürmekteler. 2005 yılından beri ise, insani sorumluluğu, koruma sorumluluğu ilkesi ile buluşturarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla uluslararası hukukun bir normu haline getirmişlerdir. Hiç kuşku yok ki, uluslararası sorumluluklarını yerine getirmeyen veya eksik getiren devletler, uluslararası hukukun ilgili yaptırımları ile karşılaşmaktalar ve bu da aslında 1648’den beri olağan bir durumdur. Ama içteki sorumluluklarını yerine getirmeyen veya eksik getiren devletlerin, her hangi bir yaptırımla karşılaşması ise çok yeni bir durumdur. Her ne kadar geçmiş tarihte insani müdahale örneklerine rastlansa da, bunun hukuki bir norm haline gelişi ancak 2005 yılında gerçekleşebilmiştir.

Günümüz devletlerinin iç egemenlik alanlarını ve birincil sorumluluklarını, yurttaşların insanlığa karşı işlenen suçlardan, etnik temizlikten, soykırımdan ve savaş suçlarından korunması oluşturmaktadır. İç sorumluluklarını yerine getirmeyen veya getiremeyen devletler, başarısız devletler olarak sayılmakta ve başarısız devletlere karşı “koruma sorumluluğu hakkı“ doğmaktadır. Bu durumda Bileşmiş Milletler Şartı’nın belirlediği sınırlar içinde kalmak koşuluyla, uluslararası toplum o devlete karşı silahsız veya silahlı müdahalede bulunabilmektedir. Nitekim Darfur ve Libya’da, R2P doktrini kapsamında insani müdahale yapılmıştır. Darfur’a yapılan müdahale gecikmiş olmakla, Libya’ya yapılansa gereksiz olmakla eleştirilmiştir. Dünya toplumları “askeri müdahale“ kavramı yerine “insani güvenlik“ ve “koruma sorumluluğu“ kavramlarının kullanılmasını benimsemiş, ama sözü edilen müdahalenin ne ölçüde “insani“ olduğunu ise kavrayamamıştır.

Bütün bu sorunları ve bulanıklığı görece aşacak ve güven duyulacak itibarı yüksek bir “koruma hakkı“ (koruma sorumluluğu) normu geliştirilebilir mi? Çağımız dünyasında ve devletler sisteminde, böyle bir koruma sorumluluğunun gerçekten de gerekli olduğuna dair bir ikna sorunu bulunmaktadır. Öncelikle koruma sorumluluğunun ve bu bağlamda insani müdahalenin gerekliliğine dair uluslararası ortak-duyunun ve onayın sağlanması sorunu, henüz tam olarak halledilememiştir. Müdahaleler sürecinde, bu sürecin başında ve sonunda yaşanan yetersizlikler de, insani müdahaleye yönelik meşruiyet koşullarını olumsuz etkilemektedir. Kuşkusuz bu yönde, Birleşmiş Milletler çatısı altında daha ikna edici ve güven verici bir evrenselliğin hâkim olması gereklidir. Bununla birlikte, uluslararası insani ortak-duyarlılık ve bunun harekete geçireceği devletlerarası sorumluluk hakkının, koruma sorumluluğu normunun, yaşama geçmesini gerektiren kötü koşulların bulunduğu ve bu kötü koşulları oluşturan “Başarısız Devletler“in iktidar sürdüğü bir gerçektir. Örneğin Darfur’da böyle bir tablonun en ağırı yaşanmıştır, etnik çatışmada tam 200 bin insan ölmüş, 2 milyon kişi evinden olmuş, 4 milyona yakın insan da ağır bir kıtlık içinde kalmıştır.

Tek başına Darfur örneğinden bile anlıyoruz ki, kendi kendine yetemez, kendi halkını felaketlerden koruyamaz ve dahası kendi halkına yapısallaşmış şiddet koşulları içinde zulmeden, onları acımasızca hapseden, katleden, işlenen suça karşı orantısız ağır cezayla cezalandırmaktan çekinmeyen, kendi yurttaşlarını ötekileştirip, bölen, yaftalayan, suçsuz, günahsız kitlelerin ölümlerine göz yuman, kimi yerlerde etnik veya ayrılıkçı temizliğin yapıldığı ve bunun engellenemediği, hatta belki iktisaden de, halkını aç bırakan, aşırı yoksulluğu yenemeyen, ama belli azınlığın servetine servet kattığı başarısız devletlerin siyasi yöneticilerini ve elbette tıkanmış güncel siyasetlerini değiştirecek müdahalelere ihtiyaç duyulmaktadır. Başarısız devletler ne tür siyaset yürütürlerse yürütsünler, ister totaliter, ister otoriter rejimlerin başarısızlığı olsun, isterse sorumsuz yöneticilerin vurdumduymazlığından kaynaklansın, isterse kırılgan siyasi ve iktisadi koşulların tıkanmaları bu duruma yol açmış olsun veya isterse ülke içi meşruiyet-iktidar krizinin yarattığı siyasi kaos halinin tetiklediği kötü koşullar olsun, her durumda, temel hak ve hürriyetleri güven altına alacak bir dış müdahale gerekebileceği savunulmaktadır.

İnsan haklarını korunması için yapılan insani müdahale yaklaşımının ikilemi, yabancı devlet vatandaşlarının korunması için yapılan askeri müdahalelerde olduğu gibi, müdahalelerin kapsamlı egemenlik kavramı ışığında açıklanamamasıdır. Yapılan insani müdahaleleri uluslararası teamül hukuku ışığında zaruret haline istinat edilerek veya BM antlaşmasında yer alan insan haklarını koruma amacına istinat edilerek açıklama girişimleri ikna edici alamamıştır. Yapılan müdahalelerin kapsamlı sonuçları nedeniyle insan haklarının askeri yöntemlerle dayanak olabilecek açık bir müdahale yetkisi gerekli görülmektedir.[2] Öte yandan bir de odak hedef sorunu söz konusudur, çünkü her şey bir uluslararası tehdit olarak görülebilmekte, bu bağlamda müdahalenin gerektiği kolayca öne sürülebilmektedir.

Ağır küreselleşme koşullarının yaşandığı bir çağda, kendi sınırları ve sınırlılıkları içine görece hapsolmuş, siyasi, iktisadi, hukuki, demokratik ve diğer üstyapı kurumları ile teknoloji süreçleri bakımından gelişmiş dünyayı yakalayamamış ülkelerin başarısız devletlerinin, insani bir müdahale ile sarsıcı biçimde bir uyum sürecine çekilmesi fikri, tartışmalı da olsa artık geçerlilik kazanmıştır. Diğer taraftan iktidar oldukları ülkelerdeki bu başarısızlığı kabullenen, ama şikâyetleri ve çeşitli direnme biçimlerini post-modern bir tiranlıkla bastırmaya çalışan siyasi liderlerin, koltuklarından zorla indirilip yargılanması, uluslararasılaşan insan hakları duyarlılığına dayanan koruma sorumluluğu niteliğindeki bir “fedakârlık“ mıdır, yoksa bu, büyük güçlerin çok daha küçük güçler ve güçsüzler üzerinde uyguladıkları “zor“un yeni adı mıdır? Belki daha önemlisi, hukukun siyasallaşmasını açığa vuran bir devletlerarası çıkar savaşı yaşanmakta, bu da insani hakları ikincilleştirmektedir.

3. İnsani Müdahale R2P = Yeni Bir Dünya Sistemi mi?

Avrupa Parlamentosu, 8 Şubat 1994 yılında aldığı“ İnsani Müdahale Kriterleri Hakkındaki Karar“ metninde, insani müdahale kavramına şu tanımı getirmiştir: “Başka ülkelerin tebaasında ve/veya orada yerleşik olan kişilerin temel insan haklarının bir ülke veya ülkeler grubu tarafından korunması ki, bu koruma şiddetle tehdidi veya zor kullanmayı içermektedir.“[3] Avrupa Parlamentosu da, Birleşmiş Milletler gibi, etnik ayrılıklar, artan milliyetçilik ve tarihsel olarak büyüyen güvensizlikten beslenen eski ve yeni iç ihtilafların bundan böyle süper güçlerin angajmanı ile kontrol altında tutulamayacağı mülahazası dâhilinde; silahlı ihtilafların sivillere ve masum halka etkilerinin sürekli ve alarm verir halde ağırlaştığı mülahazası dâhilinde kararlaştırılmıştır. Başka tüm araçların başarısız olması durumunda, insan haklarının korunması askeri kuvveti kullanarak veya kullanmayarak insani müdahaleleri haklı kıldığı görüşünü savunmaktadır. [4]


Makalenin tamamını okumak için lütfen tıklayınız.

TASAM Yayınlarının “Küresel Yönetişim, Güvenlik Ve Aktörler:70. Yılında BM“ isimli kitabından alınmıştır.

Not: TASAM Yayınlarının kitapları http://yayinlar.tasam.org/ sitesinden çevrimiçi olarak alınabilir.


KİTABIN KÜNYESİ
Kitap Adı : Küresel Yönetişim, Güvenlik Ve Aktörler:70. Yılında BM
Editör : Emel PARLAR DAL, Gonca OĞUZ GÖK, Tolga SAKMAN
Genel Yay. Yön. : İhsan TOY
Y.Koordinatörü : Ali BAŞAR
Grafik Tasarım : Ahmet TECİK
Sayfa Sayısı : 541 s.
Yayınevi : TASAM Yayınları
Dizisi : Uluslararası İlişkiler Dizisi
ISBN : 978-605-4881-17-8
Format : Kitap ve E-Kitap (PDF Merchant)
Yayın Tarihi : 2016
Fiyatı : 40,31 TL (KDV Dâhil)


Kitap için tıklayınız | e-kitap için tıklayınız

 
 

[1] Scott Burchill, “Liberalizm,“ Uluslararası İlişkiler Teorileri, Çev: Muhammed Ağcan ve Ali Aslan, Küre Yayınları, İstanbul, 2013, s. 104.
[2] Füsun A. Arsava, “Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu,“ Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C: 15, S: 24, 2013: s. 83.
[3] Avrupa Parlamentosu’nun İnsani Müdahale Hakkındaki Kararı/1. (30 Nisan 1994), Çev: Kenan Dülger, http://www.google.com.tr/ url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CBsQFjAA ahUKEwjz-YG ZrrzIAhWJvRQKHemcDM8&url=http%3A%2F%2Fwww.taa.gov.tr%2Findir%2 Favrupa-parlementosunun-insani-mudahale-kriterleri-hakkindaki-karari[3]bWFrYWxlfDQ1NzQy LTU1MWRmLWU2Yzc1LTIwOTRmLnBkZnw0MDk% 2F&usg=AFQjCNGsrcAYa8BFm-2C5RfgSfFxp2cJtQ,Erişim, 2012: s. 113.
[4] Age.



Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2691 ) Etkinlik ( 219 )
Alanlar
Afrika 74 631
Asya 98 1072
Avrupa 22 636
Latin Amerika ve Karayipler 16 67
Kuzey Amerika 9 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1369 ) Etkinlik ( 52 )
Alanlar
Balkanlar 24 291
Orta Doğu 22 600
Karadeniz Kafkas 3 296
Akdeniz 3 182
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1291 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
İslam Dünyası 58 780
Türk Dünyası 19 511
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2039 ) Etkinlik ( 81 )
Alanlar
Türkiye 81 2039

2010 yılında yayınlanan Rus Askerî Doktrinine göre, (bir diğer adıyla Gerasimov Doktrini) kendisine veya müttefiklerine karşı nükleer silah kullanılması hâlinde Rusya Federasyonu da aynı şekilde karşılık verebiliyor. Ayrıca yine bu doktrine göre, konvansiyonel silahlarla Rusya’ya karşı yapılan saldı...;

Seferberlik “harîm-i ismetine” tecavüz eden düşmanı püskürtmek ve vatan topraklarından kovmak için yapılan kutsal bir çağrıdır. Vatan savunması için ilan edildiğinde genç, ihtiyar, kadın, erkek şimdi Ukrayna’da olduğu gibi cepheye koşar, şehit düşen kanıyla gömülür. ;

İletişim alanı temelli kamu diplomasisi, uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde her ne kadar yeni bir kavram olarak belirse de, dış politikanın anlamlandırılmasına önemli ölçüde katkı sağlamaktadır. Öncelikle kamu diplomasisi kavramının tarifi, bu doğrultudaki faaliyetlerin değerlendirilmesini ...;

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı. ;

Gorbaçov’un kişiliğinin gizemi, insan Gorbaçov ile devlet adamı Gorbaçov arasındaki ayrıma dayanıyor. Çok farklı iki insandı. Ütopyasının özünde saf bir Leninizm’in olduğu bir Sovyetler Birliği ve Lizbon’dan Vladivostok'a barışçıl bir şekilde uzanan bir Avrupa vardı. O, iktidardaki entelektüelin büy...;

İnsanlığın karşı karşıya olduğu son dönemin en önemli tehdidi şüphesiz iklim değişikliğidir. Küresel ölçekte felaket senaryolarının merkezinde yer alması bunun göstergelerindendir. Buna karşın iklim değişikliği sorunu, kriz olgusunun doğası gereği içerisinde tehditlerle birlikte birtakım fırsatları ...;

Devletlerin uluslararası ilişkilerindeki politika ve uygulamalarının iki önemli öğesi bulunmaktadır. Dış politika analizlerine de konu edilen bu öğeler süreklilik ve değişimdir. Bir ülkenin dış politikasında süreklilik öğesi genel olarak iç politikaya nazaran daha fazla hissedilmektedir. Özellikle g...;

ABD-Çin rekabeti küresel belirsizliğin yoğunlaşması ile beraber daha karmaşık ve gri bir alana doğru kayıyor. İki ülke arasında devam eden sürtünme sadece Asya-Pasifik özelinde değil dünyanın farklı kıtalarında farklı dinamiklerle gerçekleşiyor.;

İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

Bilgi teknolojilerinin hızlı gelişimi, aynı büyüklükteki güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. İnternetin ilk yıllarında bilgi güvenliğinin üç önemli bileşeni olan “erişilebilirlik, gizlilik, bütünlük” kavramlarından “erişilebilirlik” öne çıkmış; önce internetin gelişmesi ve işletilmesi düşünülmüş, “gizlilik ve bütünlük” geri planda kalmıştır.

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • DTB Hilton İstanbul Topkapı Otel -
  • İstanbul - Türkiye

6. Türkiye - Körfez Savunma Ve Güvenlik Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

5. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik Ve Uzay Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

4. Denizcilik Ve Deniz Güvenliği Forumu 2022

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

8. İstanbul Güvenlik Konferansı (2022)

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu Toplantısı 5

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu’nun beşinci toplantısı 25 Mayıs 2023 tarihinde İstanbul’da 6. Dünya Türk Forumu marjında gerçekleştirilecektir.

  • 14 Haz 2023 - 14 Haz 2023
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.