DOĞU’DAN BATI’YA GÖÇ-1, Sınırları Zorlanan Batı

Yorum

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların” içgüdüsel isyanı ve Batı’nın gücü ve kimliğinin ilanı olarak da tanımlanmıştır. Bu iki kutuplu tanımın güncelliğinin sarsılması, aslında bu makalenin çıkış noktasıdır....

Doğu; nüfuz ve müdahale etmeye çalışan Batı’ya karşı müdafaanın sınırları, özellikle sömürgecilik dönemi süresince ve Sanayi Devrimi sonrasında gerçekleştirilen etkiye karşı geliştirilen tepki olarak nitelenebildiği gibi, Batı’nın sınırlarını çizdiği (Edward Said’in ifade ettiği) “bağımlı ırkların“ içgüdüsel isyanı ve Batı’nın gücü ve kimliğinin ilanı olarak da tanımlanmıştır. Bu iki kutuplu tanımın güncelliğinin sarsılması, aslında bu makalenin çıkış noktasıdır.

Başlangıçta Doğu tanımının ve sınırlarının Batılı tarafından dayatıldığı doğrudur (Mahçupyan, 1998). Lakin zamanla doğulunun da bu tanımı eleştiriye açtığı, içini doldurmaya çalıştığı ve bir duruş kazandırdığı, Batı’nın tanımını yapıp sınırlarını belirlemeye çalıştığı da gözle görülür bir gelişmedir. Ve bu aşamada Doğu ile özdeşleştirilen muhafaza etme sürecinin sınırları ve niteliği belirlenmeye başlamıştır.

Doğu’nun muhafızlarının batıya karşı tepkilerinin değişken olduğu söylenebilir. Özellikle Japonya örneğinin altının çizilmesi ve bu örnekle Doğu ile muhafaza etmek arasındaki ilişkinin daha net gözlenmesi mümkündür. 1603-1868 yılları arasında Edo Dönemi olarak bilinen süreçte Japonya; gerçekleşen Hristiyanlaşma, artan yabancı nüfusu ve tersine dönen ticarî kazançlar sebebiyle yayılmacı politikalarını da bir kenara iterek dış dünyaya sınırlarını kapatmıştır. Aslında bu süreç yukarıda da belirtildiği gibi Batı tanımının ve sınırlarının belirlenmesi ve doğulu olmanın geliştirdiği bir tepkinin ürünüdür. Çünkü sınırların dış dünyaya kapatılması Hollanda, İspanya, İngiltere ve Rusya ile ilişkilerin kesilmesi olarak gerçekleştirilmiş, Kore, Hindistan ve Çin gibi Asya ülkeleri ile olan ticarî ve siyasî ilişkiler devam ettirilmiştir. Bu durumun Japonya’yı zannedildiği kadar çok kapatmadığı, aksine Hristiyanlaşmaktan ve bir sömürge olmaktan koruduğu ileri sürülmektedir (Atik, 2012).

Japonya örneğinin Doğu’nun Batı’ya karşı sergilediği en önemli ve belirgin müdafaa (muhafaza etmek) şekillerinden biri olduğu söylenebilir. Ve bu müdafaa sürecinin Batı ile rekabet edebilecek seviyeyi yakalayışında önemli bir yer tuttuğunu düşünmemek ciddi bir ihmal olur.

Uzakdoğu Asya’dan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya bakacak olursak, muhafaza etmek refleksinin geliştiği dönem on sekizinci yüzyıl sonları ve yirminci yüzyılın başları arasıdır. Özellikle Mısır’ın Fransızlarca işgali bir kırılma noktası olarak nitelenebilir. İlk kez Batılı bir gücün, Müslüman dünyanın ortasındaki bir ülkeye saldırması Doğu ve Batı’nın siyasal, sosyal, ekonomik ve felsefi tanımlarının başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Fransızların İskenderiye’de karaya çıktıkları haberi Kahire’deki Memlük önderlerine ulaştığında, El Cabarti’den alıntılandığına göre bu önderlerin tepkileri; “Güçlerine güvenleri tamdı, Frenklerin tamamı da karşılarında duramayacaklar ve onları atlarının nalları altında ezeceklerdi.“ Bunu yenilgi, panik ve isyan girişimlerinin izlediği görülmüştür. Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sonunda da Osmanlı nihai olarak ortadan kalkmış, Arapça konuşulan dünyanın tamamı Batı’nın hakimiyeti altına girmiştir.

Batı’nın hakimiyeti Arapça konuşulan dünyanın tamamında ve sömürge olarak bilinen her yerde kendini siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak göstermiştir. Özellikle ekonomik nüfuz ve hakimiyet; siyasal, sosyal ve kültürel etki süreçlerinin kapılarını aralamıştır. Britanya’nın Doğu Akdeniz ülkelerine ihracatının 1815 ile 1850 yılları arasında %800 arttığı bilgisi ekonomik nüfuzun ulaştığı noktayı vurgularken; “Suriye çölündeki bedeviler Lancashire pamuğundan yapılmış gömlekler giyiyorlardı“ şeklindeki iddiayı doğrulamaktadır (Hourani, 1991).

Batı’nın nüfuzu ve etkisi ile Arap coğrafyası ve Afrika’da gerçekleşen tarihsel olaylar silsilesi içinde biri oldukça ilginç ve siyasal nüfuzun etkisini belirtmek için önemlidir. Arap Baharı süreci sonrası anayasasını ilk hazırlayan ve meclisini kuran Tunus’ta, Batı’nın Doğu sınırlarını ve siyasetini belirlediği süreçte de 1861’de otoritenin sahibi Ahmet bey tarafından Müslüman dünyasında ilk kez bir tür anayasa yürürlüğe sokulmuş ve bir meclis oluşturulmuştur.

Doğu’da özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yeni otoriteler, yeni siyasal yönetim şekilleri, yeni adalet sistemi, yeni eğitim sistemi ve yeni şehirlerin; eskiden beri var olduğu algısının artan nüfusta etkisini gösterdiği bilinmektedir. Artan nüfus ifadesinin karşılığı hissedilir ve önemli bir artıştır. Arap ülkelerinin nüfusu 1800’de 18-20 milyon aralığında iken; 1914’te 35-40 milyona çıkmıştır. Kahire’nin 1917’de yaklaşık 800.000 olan nüfusu 1936’da yaklaşık 1.300.000 olarak tespit edilmiştir. Bu tespit; kırdan kente göçün, yani Nil deltasındaki hayatı Kahire’ye, Dicle vadisindekini Bağdat’a, Kabiliye dağlarındakini Cezayir’e, Şaviye ve Anti Atlas dağlarındakini Kazablanka’ya taşındığının en belirgin ifadesidir. Bu yeni nüfus için göç edilen yani adı geçen şehirlerin bir geçmişi olmadığını iddia etmek mümkündür. Göç ettikleri şehirlerin geçmişlerini bilmeyen kalabalıklarla bu şehirlerin geleceğini inşa etmek daha kolay gerçekleşmiştir.

Yeni şehirlerin özellikle Fransız ve İtalyan tarzında tasarlandığı görülmüş ve bu tasarının evlerin içlerine kadar iliştiği, Fransız tarzı taklidi masa ve sandalyelerle somutlaştığı ve misafir ağırlamanın şekil ve üslubunu dahi etkilemiş olduğu detayı, Batı’nın sosyal ve kültürel nüfuzuna önemli bir örnek olacağı söylenebilir.

Yeni olanın getirdiği siyasal hareketler; Jön Tunuslular, Jön Cezayirliler, Jön Türkler ve özerk Lübnancılar gibi isimlerle anıldı. Kimi doğunun muhafızlığına soyunurken, kimi ise muhafaza edilenin değişimini talep ediyordu. Lakin belirgin bir durum ise; Batı’ya karşı en etkili muhafızların kırsal kökenli olması ve genellikle din adamlarının bu duruşa yön vermesiydi. Tabi bu sürecin belirgin ve doğal ürünü “Mehdi“ karakterlerindeki artış da dikkate değerdir. Yine de, Batı’nın Doğu’da çekindiği ahlâkî ve askerî tehlikenin din olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Lakin zamanla Doğu’nun ortak din anlayışı da şehirler, nüfuslar ve düşünceler gibi birbirinden ayrılmış ve sonuçta din artık bir yaşam şekli değil; kültürel bir miras oluvermişti.

Doğu’nun tüm eğitim kurumları özellikle üniversiteler Batılı misyonların eline geçmişti. Yukarıda ifade edilen yeni siyasal hareketlerin temelleri bu üniversitelerde atılıyordu. Bağımsız olmak, Batılı devletlerce eşit bir düzeyde kabul edilmek, kapitülasyonların ve yabancı uyruklulara tanınan imtiyazların kaldırılması, Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmek; bu siyasal hareketlerin ortak sloganlarıydı.

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da Batı’nın Doğu’ya nüfuzu ve sınırlarını belirleme süreci yirminci yüzyıl ortalarına kadar devam etti. Ve neredeyse tüm Kuzey Afrika, Yakın Doğu ve Orta Doğu’da aşağı yukarı aynı tarihlerde askerî ve siyasî işgalin sona erdiği görülmektedir. “Bağımsız“ Doğu toplumlarının çoğu önderlerinin kullandıkları dil dinin, ulusçuluğun ve Doğu’nun dilleri iken; siyasal, ekonomik ve sosyal değişim süreçlerinin üslupları Batılı ve seküler olmuştur.

Edward Said’in ifade ettiği “bağımlı ırklar“ algısının inşası sürecinde; “bağımsızlık öncesi“, Batı kendine bir sorumluluk yüklüyor, memurlarını, hekimlerini, misyonerlerini ve Doğu meraklılarını bu sorumluluk duygusu çerçevesinde seferber ediyordu. “Bağımsızlık“ sonrası bu sorumluluk ve denetim mekanizmasını Doğu toplumlarının önderlerine terk ettiği görülmektedir. Ordular, güvenlik servisleri, istihbarat örgütleri, paralı askerler ve belki de en önemlisi memurlar yukarıda ifade edilen değişim süreçlerinin denetim ve baskı araçları olarak kullanılmışlar ve oldukça başarılı olmuşlardır. 1980’lerde Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da hükûmet memurlarının sayısı sanayide istihdam edilen işçilerin sayısının neredeyse iki katıydı (Hourani, 1991).

Doğu ile Batı’nın sınırlarının çizilmesi sürecini ifade etmeye çalışırken Kahire ve Mısır üzerinde ısrarla durmamın sebebi; ilk kırılmanın Napolyon işgali ile Mısır’da gerçekleşmesi ve Britanya’nın Ortadoğu’daki hakimiyet mücadelesini ve bölgenin ekonomik yapısını örgütlediği merkezin Kahire olmasıdır. Aslında iki farklı Doğu ve iki farklı muhafaza etme sürecini incelemeye çalıştım. Japonya örneğinde; etkiye karşı tepki olarak gelişen bir muhafaza etme süreci ve Doğu’nun da sınırlarının Doğulularca çizilmesi gerekliliği endişesi gözlenirken, Kuzey Afrika, Orta Doğu ve ağırlıklı olarak Mısır’da muhafaza etme sürecinin ve tepkisinin Batı’nın sınırlarını belirlediği Doğu olarak kaldığı söylenebilir. İlk örnekte; rekabet hâlinde kapsayıcı bir sürecin inşası, ikinci örnekte yerini; galip ve mağlubun ebedi olarak ilan edildiği kutuplaştırıcı bir mücadeleye bırakmıştır. Bu mücadele, değişen dünya ve gelişen kitle iletişim araçlarının da etkisiyle “baharlara“ zemin hazırlamış; toplumları yeni kimliklere, yeni ihtilaflara ve daha farklı kutuplara sürüklemiştir.

Kadın ile erkek yani cinsiyetlerin, dinlerin, ülkelerin, kültürlerin, vb arasındaki sınırların ve kabullerin bile sarsıldığı ve flulaştığı bir dönemde gerçekleşen “baharların“ sonucunda, Doğu’da, Batı’yı taklit edenler olarak değil, Batılılar gibi Batı’da yaşama isteği dayatılan sınırların ötesine göçü tetiklemiştir.

Batı’nın gerçekleşen ve devam eden göçü durdurmaya çalıştığı noktanın Doğu’nun sınırı olarak kabul ettiği Anadolu olması tüm bu metnin anafikrini destekler niteliktedir.


 
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1999 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1999

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.

Somali Cumhuriyeti; Afrika’nın doğusunda yer almakta olup Afrika Boynuzu olarak adlandırılan ve dünya gündemine açlığın, kıtlığın ve bulaşıcı hastalıkların yol açtığı felaketler nedeniyle sık sık gelen bir bölgede konumlanmış durumdadır.