Ortadoğu’nun Değişmeyen Kaderi: Çıkar Çatışmaları ve Bedeli

Makale

“Güneş Kuşağı” olarak adlandırılan, kolay yaşanabilen, ılımlı iklim kuşağı içinde yer alan bölgelerde, tarihin ilk dönemlerinden itibaren, daha fazla çıkar elde edebilmek amacıyla, güce dayalı üstünlük kurma mücadelesi hiç eksik olmamıştır....

“Güneş Kuşağı“ olarak adlandırılan, kolay yaşanabilen, ılımlı iklim kuşağı içinde yer alan bölgelerde, tarihin ilk dönemlerinden itibaren, daha fazla çıkar elde edebilmek amacıyla, güce dayalı üstünlük kurma mücadelesi hiç eksik olmamıştır. Genelde Akdeniz ve özelde Orta-Doğu bölgesi, münbit topraklarının yanı sıra, üç kıtanın birleşme ve geçiş noktası olarak, medeniyetin adeta beşiği konumunu üstlenmiştir. İlaveten, tek tanrılı dinlerin çıkış noktası olarak da önem kazanmıştır. Mezopotamya şehir devletleri, Mısır, Haçlı Seferleri buna sadece birkaç örnekten ibarettir.

Ortadoğu bu niteliğiyle sürekli el değiştirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetinde geçen dört asır, bölgenin, ağırlıklı Müslüman kimliği kapsamında, İmparatorlukta öncelikli statüde ümmetin parçası olarak huzurlu ve mütecanis yaşadığı, belki de en uzun zaman dilimi olmuştur. Bununla beraber, İmparatorluğun gerilemesine ve yeni başat güçlerin yükselmesine paralel olarak Ortadoğunun dış müdahalelere ve çekişmelere sahne olduğu da gerçektir. Fransız ihtilali ve sanayileşmeyle başlayan yeni süreçte, sömürgeleştirme politikaları bağlamında Ortadoğu hem coğrafi konumu hem güvenlik bakımından dikkatleri giderek daha fazla çekmiştir. Süveyş kanalının açılmasıyla kısalan ticaret yolu da bu çerçevede önem taşımaktadır. 19. asrın ikinci yarısında petrolün bulunması da bölgenin cazibesini en üst düzeye çıkarmıştır.

Ortadoğu’nun her şeye rağmen korunabilmiş huzurlu dönemi İmparatorluğun çöküşüyle tersine dönmüş ve tarih tekerrür etmiştir. Milletler Cemiyeti kapsamında, Birinci Dünya Savaşı galibi ülkeler, parçalanan İmparatorluk topraklarında, sömürgeci karakterleriyle ancak bu kere başka bir meşruiyet çerçevesinde, “mandater“ olarak bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda parsellemişlerdir. Bu kapsamda oluşturdukları suni sınırlarla çizilmiş ve etnik ve mezhepsel bütünlüğü kaale almayan yeni bir siyasi coğrafya yaratmışlardır.

İngiltere ve Fransa dönemin başat ülkeleri olarak bu oluşumun mimarlarıdır. Bu iki ülkenin bölgedeki etkinliği, “mandater“ kimliklerinin son bulmasını izleyen süreçte de uzun yıllar sürmüştür. İkinci Dünya Savaşından eski güçlerini yitirerek çıkan anılan ülkelerin bölgedeki nüfuzları giderek gerilerken, ABD ve Sovyetler Birliği (SSCB) yeni başat güçler olarak onlara ortak olmuşlar ve zamanla daha fazla ağırlık kazanmışlardır. Bu da bölge ülkelerinin yakınlaştıkları güce göre kendi aralarında da farklı tutumlar almalarına yol açmıştır.

Bölgenin kaderini etkileyen önemli gelişmelerden biri de İsrail Devletinin kuruluşudur. Siyonizm ilk kez Herzl’ın yazdığı “Yahudi Devleti“ adlı kitapla ortaya çıkmıştır. 1897’de İsviçre’de Basel kentinde toplanan Birinci Siyonizm Kongresinde “yahudilere vatan“ için faaliyet kararı alınmıştır. “Vadedilmiş Topraklara“ ilk göç aynı yıl başlamıştır. Sultan Abdülhamit’in müdahalesiyle Filistin topraklarının el değiştirmesinin kısmen önüne geçilebilmişse de, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’nin başı çektiği yeni bir süreç devreye sokulmuştur. Lord Balfour’un mektupları ilk adımı oluşturmuştur. Savaş sonrasında San Remo’da bölgenin parselasyonu tamamlandığında İngiltere Filistin topraklarının da yönetimini üstlenmiş ve Yahudi göçü bölgenin etnik ve dini dengesini ciddi şekilde bozan bir hal almıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra İngiltere hamilik görevini ABD’ye devretmiş ve bu konum günümüze kadar artarak süregelmiştir. Yayılmacı politikasıyla İsrail sadece sınırlarını genişletmekle kalmamış, bölgenin istikrarsızlığının, güvensizliğinin ve bitmek bilmeyen çatışma ortamının tohumlarını da atmıştır. İsrail’in bu fütursuzluğunun arkasında ABD’nin kayıtsız şartsız desteğinin rolünü unutmamak gerekir. Bu bağlamda İsrail, bölgede değişik güçlerin müdahalesine ve bu nedenle zaman içinde saf değiştirmeye maruz kalmayan tek ülkedir.

ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi“ (BOP) ile ilgili açılımının ve bunun da etkisiyle başlayan ve şimdi kışa dönmüş olan “Arap Baharı“nın bölgedeki durum üzerindeki etkilerini de gözden kaçırmamak lazımdır. Bilindiği gibi BOP George W.Bush yönetiminin, geniş tanımlamaya tabi tuttuğu bölgeye yönelik ekonomik ve siyasi angajmanlar içeren 2003 tarihli projesidir. Amaç olarak kısaca, Müslüman dünyaya demokrasi getirilmesi ve pazarın dışa açılması olarak tanımlanabilir. Adı Büyük Ortadoğu olmasına karşın, çok daha geniş kapsamlı ve ayrıştırıcı olup, esas itibariyle ABD’nin çıkarlarına hizmet etmektedir. Nitekim Proje Fas’tan Pakistan’a, Türkiye’den Yemen’e uzanan bölgeyi kapsamaktadır. Buna karşılık, ABD’nin iyi ilişki içinde olmadığı Suriye ile İran’ı, en çok ihtiyacı olan ancak İsrail ile ihtilaflı Filistin’i ve bölgenin parçası olan İsrail’i zaten kriterlere uyduğu gerekçesiyle dışarıda bırakmaktadır. Türkiye de aynı kriterlere uymasının yanı sıra, Müslüman bir ülkenin piyasa ekonomisine uyumlu ve demokratik veya bir başka deyişle diğerlerine “esin kaynağı“ olabileceği düşüncesiyle değerlendirmeye alınmaktadır. Burada sorgulanması gereken husus, Ortadoğu’nun tarifiyle ilgilidir. Gerçekten, BOP’un kapsama alanı Kuzey Afrika’dan Yakın Doğu’ya ve Körfez’e kadar uzanmaktadır. Nitekim ABD de sonuçta Projenin adını “Gelişme ve Ortak Gelecek İçin Ortaklık“ şeklinde değiştirme mecburiyetinde kalmıştır.

Proje, ABD-Orta-Doğu Dostluk İnisiyatifi (MEPİ) ve İkili Ticaret Anlaşmalarından (MEFTA) oluşmaktadır. MEPİ’nin dört alt başlığı vardır. Bunlar, ekonomi, eğitim, siyaset ve kadın olarak adlandırılmıştır. Ekonomi dışındaki üç başlığın esas itibariyle ABD kamuoyunun olası tepkisini yatıştırmaya yönelik psikolojik bir yaklaşımı ifade ettiği zamanında ABD medyasında sıkça dile getirilmiştir. Ekonomi ise, temelde petrol ve silah ticaretine dayalı, ABD’nin himayesinde bir serbest ticaret bölgesi yaratılması düşüncesinden hareket etmektedir. Özetle, BOP gerçekte bölge ülkelerinin çıkarlarıyla değil, ABD’nin ihtiyaçlarıyla orantılı olarak dizayn edilmeye çalışılmıştır. Başta Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün olmak üzere birçok ülke BOP’a karşı çıkmış ve Proje kapsamında sınırlı bazı faaliyetler yürütülmüşse de, sonuç alınamamıştır. Ancak, ABD’nin bölgede özellikle sivil toplum kuruluşlarına yönelik faaliyetlerinin kimi çevrelerde kısmi bir uyanışı ve örgütlenme düşüncesini tahrik etmediği de söylenemez.

“Arap Baharı“ kuşkusuz BOP’un doğrudan tezahürü değildir. Tunus’da başgösteren ve güvenlik kuvvetlerinin desteğini alan, yönetimin halka rağmen her şeye muktedir olamayacağını ortaya koyan bir başkaldırının yarattığı emsalin diğer ülkelere de yayılması olayıdır. Aslında “Arap Baharı“nın yayıldığı ülkelerin tümünde otokratik rejimler işbaşında olmakla birlikte, bunlar gelişmelerden farklı biçimde etkilenmişlerdir. Bu bağlamda ülkeleri üçe ayırmak olasıdır. Daha liberal yaşayan bazı ülkeler halkın isteklerine kısmen de olsa cevap verebilecek önlemleri zamanında alarak başkaldırıyı kontrol altına alabilmişlerdir. Başta Körfez bölgesi olmak üzere bazı ülkeler zenginliklerini kullanarak halkı tatmin yoluna gitmişlerdir. Bazı ülkeler de ihtilale veya iç savaşa kadar giden sonuçlarla karşılaşmışlardır. Libya, Mısır ve Suriye bu kategoriye girmektedir. Irak ise gene ABD’nin haksız müdahalesi sonucunda, demokrasi bir yana, ciddi bölünme riskine yol açan bir istikrarsızlık içine düşmüştür.

Bütün ülkelerde genelde ortak payda, farklı çıkarlara sahip olduklarından aralarında anlaşamamaları ve dış müdahalelerin müştereken yapılamamasıdır. Sonuçta, kendiliklerinden önlem alamayan ve/veya değişik nedenlerle dışarıdan müdahaleye maruz kalan ülkelerin tümünde iç savaş yaşanmaktadır. Sorunları bu boyutta yaşamayan ülkelerin dışa bağımlılıklarının tek kutuplu olup olmaması da aldıkları sonuçta etkili olmuş görünmektedir.

Tunus büyüyen ve ayrışmaya giden sorunlarını barışçı yoldan çözebilen tek örnektir. Bunda Gannuşi’nin ılımlı En Nahda Partisinin tutumu övgüye layıktır. Ancak suların tümüyle durulduğunu söylemek kolay değildir. Hala iç çekişmeler yaşanabilmektedir. Monarşik Fas’da kralın reformist yaklaşımı sorunları öteleyebilmiştir. Cezayir ise ABD’nin ilk denemesi olan “ılımlı islam“ politikasının tezahürü olarak kanlı iç savaş tecrübesini zaten yaşamış bir ülke sıfatıyla, yarı otokratik rejimiyle, yeni bir badireye girmemiştir. MAGREP grubunu oluşturan bu ülkelerin, eski sömürgecileri Fransa’nın politiko-kültürel ve ekonomik etkisini hala hissettiklerini de unutmamak gerekir.

KİTABIN KÜNYESİ
Kitap Adı : Mezhepler, Etnisite ve Çatışma Çözümü - Sects, Ethnicity and Conflict Resolution
Editör : Reyyan Doğan
Sayfa Sayısı : 488 s.
Yayınevi : TASAM Yayınları
Dizisi : Uluslararası İlişkiler Dizisi
ISBN : 978 - 605 - 4881 - 16 - 1
Yayın Tarihi : 2016 Ocak
Fiyatı : 29,00 TL (KDV Dâhil)


TASAM Yayınlarının " Mezhepler, Etnisite ve Çatışma Çözümü" isimli kitabından alınmıştır.

e-kitap için Tıklayınız | kitap için Tıklayınız


Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2633 ) Etkinlik ( 211 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 95 1029
Avrupa 22 633
Latin Amerika ve Karayipler 13 65
Kuzey Amerika 8 285
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1345 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 281
Orta Doğu 21 595
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1994 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 1994

Üstüne inceleme yapılan devletin, “modern devlet” yani “burjuva devleti” olduğunu hatırlatmak gerekir. Ancak burada, Pierre Clastres’nin1 ilkel (ilksel) toplulukların, siyasal yapılanmalarıyla “devlete karşı” topluluklar oldukları ve ilksel halkların tarihinin devlete karşı mücadeleler tarihi olduğu...;

Güvenlik üzerinden yeni ittifakların gelişmesi ise başat ülkelerin aldıkları risklerden ve inisiyatiflerden okunabilmektedir. Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği ile iş modeli tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini; Brexit sonrası Batı’da yeniden...;

Emekli Albay Dr. Cengiz Topel Mermer’in “Yeni Soğuk Savaşın Sıcak Cephesi Himalayalar’da Çin-Hint Çatışması” isimli yeni kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

Ukrayna ise 45 milyona yaklaşan nüfusu, Avrupa Birliği ile Rusya Federasyonu arasındaki önemli coğrafi konumu ve kayda değer ekonomik potansiyeli ile dünyanın dikkatini üzerine çekmektedir. Birleşmiş Milletler (UN), BM, Avrupa Konseyi, AGİT, BDT, DTÖ, GUAM, KEİ, AvET, KEİ gibi pek çok bölgesel ve ul...;

Avrupa, Karadeniz, Kafkaslar, Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkeleri ile arasındaki tarihî, siyasi ve kültürel bağları, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası alanda yükselen aktivitesi, NATO, AGIT ve CICA gibi örgütlerin önemli üyelerinden olması ve son dönemde geliştirdiği aktif dış politi...;

Son günlerde Türk Dış Politikasının en sıcak konularından birisi Amerikan ve NATO güçlerinin ayrılmasından sonra Kabil Havaalanının güvenliği konusunda ortaya konulan tekliftir. ;

Afganistan Kralı Amanullah Han, 1892 yılında Paghman’da Habibullah Han’ın üçüncü oğlu olarak dünyaya gelmiştir. 1913 yılında 21 yaşında iken Mahmut Beğ Tarzi’nin Osmanlı’nın Suriye Vilayeti’nde ikamet eden (Şamlı) eşi Esma Rasmiye Hanım’dan olan kızı Süreyya Hanım ile evlenmiştir. ;

Mülkiyet ve güç kavramlarının niteliği ile iş modeli tarihsel olarak değişmektedir. “Başarıda Başarısızlık” sendromu yaşayan AB’nin geleceğini; Brexit sonrası Batı’da yeniden canlanan kamplaşmanın sonuçları belirleyecektir. Tüm bu gelişmelerle birlikte, “Güvenliğin Ekosistemi”, hukukuyla birlikte de...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

Rusya'nın hem Avrasya bölgesine hâkim olmak hem de dünya politikalarında lider aktörlerden biri olmak amacıyla geliştirdiği Avrasyacılık tartışmaları, analitik olarak klasik ve modern olarak değerlendirilebilir.

Soğuk savaşın ardından, “yeni dünya düzeni“ olarak adlandırılan dönem, hegomonik bir güç olarak beliren ABD’nin “büyük vaadi“ ile başladı: “Demokrasiyi dünyada yaygınlaştırmak“. Bu “büyük“ vaad, yoksulluk, adaletsizlik ve şiddet dolu bir dünyayı kurmak biçiminde gerçekleşti ve iki “siyasi/askeri“ ar...

Dürzi kelimesi, Şeyh Muhammed bin İsmail Neştekin Derezî’ye istinaden ortaya atılmış bir kelimedir. Dürzilik, Davetü’t-Tevhid, Benû Marûf, Âl-i Marûf, el Muvahhidûn, el-Muvahhidûn ed-Durûz ve el-Hâkimiyye olarak da isimlendirilmiştir.

Orta Doğu coğrafyası, 2010 yılının aralık ayından bu yana Tunus ile başlayan, günümüzde de tüm şiddetiyle Suriye’de devam eden devrim süreçlerinin etkisiyle hızlı bir değişim ve dönüşüm iklimine girmiştir.

Somali Cumhuriyeti; Afrika’nın doğusunda yer almakta olup Afrika Boynuzu olarak adlandırılan ve dünya gündemine açlığın, kıtlığın ve bulaşıcı hastalıkların yol açtığı felaketler nedeniyle sık sık gelen bir bölgede konumlanmış durumdadır.

Uzun yıllar boyunca Liberya meselesi, dünya gündemini meşgul eden bir konu olmuştur. Yaşanan İç Savaş boyunca sıklıkla çatışmalar ve ölümlerle anılan ülkenin günümüzde yeniden dirilme mücadelesi vermesi, diğer aktörler tarafından dikkatle izlenmektedir.