Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT; Soğuk Savaş Yerini “karanlık Savaşlara Mı” Bırakmıştır?

Alıntı

Sayın Komutanlarım, Değerli Konuklarımız, Değerli Dinleyiciler, Bayanlar, Baylar, Basınımızın Sayın Mensupları. Genelkurmay Başkanlığınca düzenlenen, seçkin konuklarımızın ve konuşmacıların katılımları ile icra edilecek “Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler” konulu uluslararası sempozyumun açış konuşmasını yapmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duymaktayım. ...

Sayın Komutanlarım, Değerli Konuklarımız, Değerli Dinleyiciler, Bayanlar, Baylar, Basınımızın Sayın Mensupları.

Genelkurmay Başkanlığınca düzenlenen, seçkin konuklarımızın ve konuşmacıların katılımları ile icra edilecek “Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler“ konulu uluslararası sempozyumun açış konuşmasını yapmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duymaktayım.

Sözlerime başlamadan önce bir hususu vurgulamak istiyorum, Türk Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar ve Etüt Merkezi (SAREM) tarafından düzenlenen bu toplantıya, 55 ülkeden, yerli ve yabancı, 800 katılımcı ile çeşitli ülkelerden akademisyen ve uzmanlardan oluşan 15 konuşmacı katılmaktadır. Tüm katılımcılar, “Güvenlik Kavramının Yeni Boyutlarını“ tartışmak için buraya gelmişlerdir. Bu husus sevindirici bir durumdur.

Hepinize, hoşgeldiniz diyor, bildiri sunarak sempozyuma katkıda bulunacak konuşmacılara, oturum başkanlarına, raportörlere ve tüm katkıda bulunanlara, huzurlarınızda teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

1. Genel hususlar :

Sözlerimin başında bir inancımı ifade etmekte yarar görüyorum.

Sayın Konuklar,

Doğru istikametler ancak bilimsel yaklaşımların sonucunda görülebilir. Büyük Önder Atatürk’ün dediği gibi: “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir.“ Bilimsel yaklaşım bizim için her zaman bir ışık olmuştur. Bu ışığın önümüzü aydınlatması ancak günümüzde geçerliliği olan doğru yöntemin veya yöntemlerin kullanılması ile mümkündür.

40 yılı aşkın bir süre devam eden Soğuk Savaş Dönemi’nin sona ermesiyle birlikte, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.“ sözünü doğrularcasına, her alanda önüne geçilmez bir şekilde esmeye başlayan değişim fırtınası, alışık olduğumuz, benimsediğimiz politik, ekonomik ve güvenlik stratejilerini dayandırdığımız parametrelerin çoğunu sarsmaya ve ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Genellikle eski alışkanlıklarımız ve algılarımız, güvenlik bağlamındaki önemli değişimlerin, paradigma kaymalarında olduğu gibi yavaş ve küçük aralıklarla ortaya çıktığı yönünde idi.

İkinci Dünya Harbi’nin sonundan Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar geçen sürenin 45 yıl kadar olması bunun tipik örneğidir. Bu süreç, bilindiği gibi Soğuk Savaş Dönemidir. Başka bir ifade ile nükleer tehdide dayalı bir “dehşet dengesi“ dönemidir.

Bunun yanında, Soğuk Savaşın sona ermesinden bugüne kadar geçen yaklaşık 17 yıldan ve 11 Eylül’den bu yana kadar geçen yaklaşık 6 yılda meydana gelen değişim ve olaylara bakıldığında, güvenlik anlayışı bağlamında gerçekleşen değişim aralıklarının nasıl daraldığını görmek mümkündür.

Değerli Dinleyiciler,

Sayın Konuklar,

Bildiğiniz gibi bu sempozyumun konusu: “Güvenliğin Yeni Boyutları“dır. Bu konuyu özellikle seçtik. Gerçekten, yaşadığımız dönemde güvenlik kavramı ifade ettiğim gibi çok değişmiştir ve bu değişim çok büyük bir hızla gerçekleşmiştir. Genç bir subay olarak Soğuk Savaş Döneminde Belçika’da NATO Karargâhı’nda görev yaptım. O dönemde her şey çok sade idi. NATO ve karşısında Varşova Paktı vardı. Tehdit algılamaları ve buna karşı NATO’nun planlamaları çok kolaydı. Daha sonra, general rütbesi ile bir NATO Karargâhı’nda görev aldığımda, Varşova Paktı dağıldı, Sovyetler Birliği dağıldı. Bu dönem NATO için bir şaşkınlık dönemiydi. Bu dönemde, ben NATO Güney Avrupa Komutanlığının İstihbarat Başkanı idim ve NATO kendisine karşı bir tehdit arıyordu. Bu süreç, 11 Eylül 2001’e kadar devam etti ve İkiz Kuleler Saldırısı ile yeni bir dönem başladı ve güvenlik anlayışı tümüyle değişti. Bu konuya daha sonra tekrar değineceğim.

Özellikle, 1990’lı yıllarla birlikte bilgi ve iletişim teknolojisinin hızla yaygınlaşması; dünyada mal, hizmet, sermaye ve fikir hareketlerinin serbest ve hızlı dolaşımı çerçevesinde ülkelerin başta ekonomik, güvenlik ve kültür olmak üzere çeşitli alanlarda birbirine daha bağımlı hâle gelmeleri sonucunda bütün ülkeler, küresel sorunlar karşısında ortak değer, yaklaşım ve tavırlar benimsemeye zorlanmışlardır.

Bunun sonunda, uluslararası güvenlik ortamı son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl almıştır. İşte bu değişim sürecini doğru algılayabilen toplumlarla algılayamayan veya yanlış algılayan toplumlar kendi geleceklerini olumlu veya olumsuz yönde etkileyeceklerdir. Değişim sürecini zamanında algılamayan toplumlar, maalesef sadece, değişim sürecinin sonucunu seyretmekle yetineceklerdir.

Bu noktada ifade edilmesi gereken en önemli husus, ülkelerin tehdit algılamalarıdır. Soğuk Savaş Döneminde sade olan tehdit algılamaları günümüzde çok değişmiştir. 2003 yılında, bu salonda yapılan “Küreselleşme ve Güvenlik Sempozyumu“nda da ifade ettiğim gibi, yaşadığımız günlerde, güvenliklerini ithâl malı tehdit algılamalarına dayandıran ülkelerin güvenliklerini tehlikeye atacakları da bir gerçektir.

Diğer önemli bir husus ise tehditler ve krizlerin yönetim süreçleri ile ilgili olup, bu süreçlerin kolay yönetilebilmesi ile ilgili olarak kullanılabilecek yöntemlerdir. Halen bu konuda yüzlerce karar verme yöntemleri kullanılmaktadır. Pareto Analizleri 1 , fütz (fırsatlar, üstünlükler, tehditler, zayıflıklar)(swot)2 kepner – Tregoe Matrisi3 bunlardan birkaçıdır.

Bugün risk ve tehditlerin yanlış algılanması ve uygulanması ve bu hususun, karar verme süreçlerini olumsuz etkilemesi, sonuçları itibarı ile güvenlik anlayışına yeni boyutlar getirmiştir.

2. Güvenlik Tanımı ve Güvenliği Tehdit Eden Unsurlar :

Soğuk Savaş sonrasında; içinde dünyanın en duyarlı bölgelerini oluşturan Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz Havzaları, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasında son on, on beş yıl içerisinde meydana gelen gelişmeler, güvenlik ve tehdit algılamalarında geçmişe nazaran önemli değişikliklere neden olmuştur.

Güvenlik algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli sebeplerinden birisi, tehdidin tek boyutlu, devletten devlete olma klasik konumundan çıkarak, asimetrik ve çok boyutlu bir konuma ulaşmasıdır. Bu durum, günümüz tehditleri ile mücadelede klasik yapılanma ve anlayışların geçerliliğini tamamen yitirdiğine işaret etmektedir.

Genel tanı olarak bir güvenlik olgusundan bahsedebilmek için, tehdidin ve tehdide yönelik algılamaların ve tahminlerin doğru olarak tanımlanması önemlidir. Nedir tehdit? Alışık olduğumuz tanımıyla bir ülke ordusunun başka bir ülkeyi işgal etme olasılığı mıdır? Yoksa bunu, bugünün doğruları ile yeniden tanımlamaya mı ihtiyaç vardır?

2003 yılında meydana gelen 14 savaş içinde çatışan her iki tarafın devlet olduğu tek bir savaş meydana gelmiştir: ABD-Irak Savaşı. bu durumdan anlaşıldığı üzere yeni dönemde savaşan aktörler değişmiştir4.

Gelinen bu noktada, acaba diyorum, soğuk savaş yerini “karanlık savaşlara mı“ bırakmıştır?

“Karanlık Savaş“ kavramı içine o kadar çok aktör ve etken yerleştirilebilir ki bu aktör ve etkenlerin incelenmesi doğal olarak benim yaptığım açılış konuşması sınırlarını aşar. Umarım bu konu, sempozyum sırasında tartışılır.

Güvenlik, hepinizin çok iyi bildiği gibi, çok boyutlu bir kavramdır. Bugün artık güvenliği, içinde sadece askerî değil, siyasi, hukuki, ekonomik, sosyolojik ve psikolojik etmenlerin olduğu bir çerçevede tanımlamak gerekmektedir.

Bunun yanında risk ve tehditlerin kaynağının, zamanının ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin, Soğuk Savaş Döneminin aksine imkânsız bir hâle geldiği yeni güvenlik ortamında, mücadele alanı bütün dünya olarak ortaya çıkmıştır.

Çünkü, tehdidin ne şekilde ve ne zaman karşımıza çıkacağı belli değildir. Tehdit, ülkelerin gücü ve kabiliyetleri karşısında çok cılız gibi görünse de sahip olduğu imkânları ile istediği yer, zaman ve şekilde istediği etkiyi yaratabilecek asimetrik güce sahiptir. Bu nedenle, küresel mücadelenin ve işbirliğinin yürütülmesi zorlaşmıştır.

Bu noktada vurgulanması gereken önemli husus, ülkelerin güvenlik bağlamında çifte standart uygulamamasının bir ön şart olması gerekmektedir.

<<>>

Bu alanda bir diğer önemli değişiklik ise, güç kavramının tanımlanmasında olmuştur. Daha önce askerî imkânlar ve ekonomik kapasite gibi parametreler vasıtasıyla belirlenen güç kavramının, artık “bilgiye ulaşabilme“ ve “bilgiyi kullanabilme“ yeteneğini kapsaması dikkat çekmektedir. Bunun nedeni, küreselleşme sürecinde insan faktörünün ön plana çıkmış olmasıdır. İnsan kaynaklarından azamî ölçüde istifade edebilme imkân ve kabiliyetine sahip ülkeler, diğer ülkelerin siyasi uygulamalarını, ekonomik politikalarını ve güvenlik stratejilerini etkiler duruma gelmişlerdir.

Güvenlik ortamının bu yeni yapısı şüphesiz ki, yeni tehdit algılamaları ışığında şekillenmiştir ve içinde yaşadığımız bu süreçte şekillenmeye de devam etmektedir. Güvenliği tehdit eden hususların başında şüphesiz terör yer almaktadır.

3. Terörün Güvenlik Algılaması Üzerindeki Etkisi :

Yeni güvenlik anlayışının içinde terör konusunda uluslararası alanda tanımlama açısından bir uzlaşı eksikliğinin yanında, uygulamada da büyük farklılıklar göze çarpmaktadır. Bu farklılıklar nedeniyle küresel boyutta etkin önlemlerin alınması bir hayli zorlaşmaktadır. Teröre kaynakları itibarıyla baktığımızda, müttefiklerimizin bir kısmının terörün tanımından sadece radikal din sömürüsünden kaynaklanan terörü kastettiğini görüyoruz. Oysa terörün tek tanımı bu değildir. Terör, aynı zamanda ayrılıkçı milliyetçi akımlardan da beslenmektedir. Bu kaynaktan beslenen terör de en az diğeri kadar küresel güvenliği tehdit eden boyutlardadır. Oysa bir kısım ülkeler tarafından bu tarz terör, ülkelerin kendi iç sorunları olarak görülebilmektedir. Bu son derece tehlikeli bir yargıdır ve terörün önlenmesi konusunda başarının karşısındaki en önemli engellerden birisidir.

Etnik milliyetçiliğe dayalı terör, öncelikle farklı bir kimlik tanımını kullanır. Farklı kimliklerin kabullenilmesi sonunda, tanımlanan kimliğe siyasi bir amaç kazandırır. Son aşamada ise, bu siyasi amacı silah ile besler. Bu noktadan sonra, etnik milliyetçiliğe dayalı terör artık her yerde can almaya başlar.

Açıkça ifade etmek istiyorum, etnik yapı, sosyolojik bir olgudur ve yadırganmamaktır. Ancak bu etnik yapı üzerine siyasi bir söylem yüklenirse, etnik yapı ırkçı bir yapıya dönüşür ve eğer bu etnik yapı, emeline silah zoru ile ulaşmak isterse, etnik milliyetçilik, terör örgütü hâline gelir. Türkiye’nin bugün karşı karşıya geldiği etnik milliyetçi faşist terör örgütü PKK, bu yapıdadır.

Ülkelerin kendi sorunlarını ortadan kaldırmak amacıyla yarattıkları çözümlerin bir kısmı, bir müddet sonra küresel bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Yani bugünün problemlerinin çoğu geçmişin çözümleridir5. Geçmişte sadece kendi çıkarları doğrultusunda çözümler üretmiş ülkeler bugün bu yanlış çözümlerden kaynaklanan küresel sorunlarla baş etmek zorunda kalmaktadırlar. Sorunların çözümünde ülkeler arası diyalog ve iş birliği olmadan varılan sonuçlar, gelecekte karşımıza daha ciddi güvenlik sorunları olarak çıkacaktır.

Bir ülkeyi zayıflatmak için kullanılan askerî seçenekler, artık zorunlu görülmedikçe tercih edilmemektedir. Bazı güçsüz ülkeler terörizm ve kitle imha silâhlarının sağlayacağı caydırıcılıktan faydalanma yoluna gitmekte, bazı ülkeler ise ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi ve bilgi harekâtının kullanılması, ekonomik saldırı gibi asimetrik stratejileri ön plâna çıkarmaktadır. Güvenliğin yeni boyutlarına bakarken gerçekçi olmamız gerekmektedir6.Bir ülkenin diğer bir ülkeyi, silah zoruyla işgal etmesi gibi bir yaklaşım artık çok tercih edilmemektedir. Daha ucuz, daha etkili “karanlık savaş“ metotları günümüzde daha çok tercih edilmektedir.

Daha önce ifade ettiğim gibi, yaşadığımız dünya, sıcak savaş-soğuk savaş gibi evrelerden, karanlık savaş dönemine girmiş bulunmaktadır. Karanlık savaş olarak isimlendirilebilecek dönemde, ekonomik manipülasyonlar, mikro-etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan akıl dışı sıfatlar, “karanlık savaş“ olarak isimlendirilmeye çalışılan yeni yaklaşımlar olarak tanımlanabilir. Bu stratejilerin güvenlik açısından yeni tehditler yarattığı unutulmamalıdır. Terörizm ne kadar uluslararası hukuka aykırı bir sorun ise, ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi suretiyle bir ülkenin egemenlik haklarının çiğnenmesi de o kadar tehlikeli ve hukuka aykırıdır.

Bu kapsamdaki tehditleri iç tehditler, bölgesel tehditler ve küresel tehditler olarak üç halkada ama bağımsız değil, birlikte ele almalıyız. Terörizmin küresel niteliği, mücadelenin de küresel bir anlayışla yapılmasını gerektirmektedir. Bunun için: “barış ve güvenlik, ya her yerde ya da hiçbir yerdedir“ anlayışının, uluslararası ortamda terörizmle mücadelenin ortak anlama ve kavrama biçimi olması gerekmektedir.

11 Eylül’de ABD’de gerçekleştirilen terörist saldırılardan sonra başta BM olmak üzere NATO, AB, AGİT gibi birçok uluslararası kuruluş, terörle mücadeleye yönelik bir dizi karar almış, terör örgütleri listeleri yayımlamıştır. Ancak bu kararların uygulanmasında ve uluslararası sözleşmelerin, ülkelerin iç hukuklarına yansıtılmasında hâlâ ciddi sıkıntılar mevcuttur. Bu sorun, terörle mücadelede çifte standart uygulayan ülkeleri yakından ilgilendirmekte ve açıkça teröre destek vermek anlamını taşımaktadır. Bugün, açıkça ifade edeyim, müttefik olduğumuz ülkeler arasında PKK terörüne dolaylı ve doğrudan destek veren ülkeler de vardır ve bundan büyük üzüntü duymaktayız. Ben bu hususu bir çok konuşmamda açıkça ifade ettim. Bu ifadeleri kullandığım zaman, içte ve dışta bazı çevreler, “bu ifadeler terörle mücadeleye yarar sağlamıyor“ şeklinde yaklaşımlarda bulunmuşlardır.

Değerli Konuklar,

Bazıları, gerçeği görmezden gelmekte veya onu bazı söylemlerle örtmeye çalışmaktadırlar.

Size somut örnek vereceğim. Türkiye’de teröristler çok çeşitli patlayıcılar kullanmaktadırlar. Türkiye’de kullanılan ve “topuk koparan“ olarak isimlendirilen mayınlar, her türlü cinayette kullanılan C-4, A-3, A-4 ve benzeri patlayıcılar, herhalde süper marketlerden alınmıyor. Terör örgütünün sözcülüğünü ve propagandalarını yapan bir yayın organı, müttefik bir ülkenin hudutları içinde faaliyet göstermektedir. Terör örgütünün faaliyetlerinde aktif rol almaktadır. Umarım, bu tür sözlerime politik tepki yerine, “Hayır, doğru söylemiyorsunuz“ diyebilmeleridir. Ancak, söyleyemezler.

Bunların yanında ülkelerin siyasi emellerini gerçekleştirmek için terörizmi desteklemelerini de terörizmi artıran nedenler arasında saymak gerekmektedir.

Bu yaklaşımda olan ülkeler, terörizmle mücadelede çifte standart uygulayarak, kendi ülkesi içerisinde terör eylemi gerçekleştirmeyen, fakat diğer bir ülkenin terörist olarak tanımladığı kişi ya da örgütlere göz yumabilmektedirler. Ayrıca, terörizm bazı ülkeler tarafından bir dış politika unsuru olarak kullanılmaktadır. Bu ülkelerin destekledikleri ya da yarattıkları terörü kontrol edemediği ve sonunda bumerang etkisi ile kendilerine de zarar verdiği bilinmektedir. Terör belasından yıllardır çok acı çekmiş olan Türkiye, terörle mücadelesinde binlerce vatandaşını yitirmiş ve büyük maddi kayıplara uğramıştır.

Terörle mücadelede yaşadığımız acı deneyimin ışığında, güvenlik alanında bilgi paylaşımına, uluslararası iş birliğine ve dayanışmaya Türk Silahlı Kuvvetlerinin hazır olduğunu bu vesile ile ifade etmekte yarar mütalaa ediyorum. Türkiye’nin bütünlüğünü, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olma özelliğini tehdit eden terörle mücadelede bizi asıl üzen husus, bu terörist hareketlerin bize insan hakları dersi vermeye çalışan bazı ülkeler tarafından desteklenmesi olmuştur.

Bir hususu açıkça vurgulamam gerekir: Türkiye’nin çok haklı olan terörle mücadelesinde gereken uluslararası desteği alamadığı bir gerçektir. Gereken desteği bir kenara koyuyorum. Bazı dış kaynaklı kuruluşlar, üzüntü ile ifade edeyim; “Terörist Hakları“ Derneği hâline dönüşmüş bulunmaktadır. Böyle bir ortamda, terörle mücadelede nasıl bir ortak payda oluşturulabilir ? Bu hususu dikkatlerinize sunuyorum.

Sonuç olarak, bugün gelinen noktada terörizme daha fazla kurban vermemek ve uluslararası düzeyde ortak mücadelede başarılı olabilmek için;

- Küresel düzeyde eksiksiz bir iş birliği, anlayış ve ortak söylem mekanizması kurulması,

- Zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında giderek derinleşmekte olan yapısal sorunlara daha somut çözümler getirilmesi,

- Yalnız saldırıları gerçekleştirenler değil, teröristlere mali, lojistik ve propaganda desteği sağlayanların da terörist olarak kabul edilmesi kaçınılmazdır.

<<>>

- Terörle mücadelede en geniş uluslararası işbirliğinin, ancak BM ile mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle, diğer bütün organizasyon ve inisiyatiflerin BM’yi her alanda desteklemesi için terörle mücadelede BM tarafından kabul edilen anlaşma, protokol ve kararların tümünün, bunları henüz onaylamamış olan ülkelerce de onaylanması ve uygulanmasının gerektiğini takdirlerinize sunuyorum.

4. Kaynaklar Arası Dengesizliğin Güvenlik Algılaması Üzerindeki Etkisi :

Güvenlik konusunda bir diğer önemli tehdit kaynağı ise, yer altı ve yer üstü kaynaklarının kullanımı ile bunun paylaşımı sonunda yaratılan ekonomik dengesizliktir. Sanayi devriminden itibaren hayati öneme sahip olarak algılanan yer altı kaynaklarının ele geçirilmesi ya da kontrolü amacıyla sürekli güvenlik sorunları oluşmuştur. Büyük savaşların hemen hepsi bu nedenle yaşanmıştır. Bugün bile bazı bölgelerde yer altı zenginliklerine sahip ülkelerde iç savaş gibi ciddi güvenlik sorunlarının yaşanıyor olması bu genel tabloya uygun düşmektedir.

Enerji güvenliği, ekonomik güvenlik ve ulusal güvenlik birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Bu kavramlar bir “bütünsellik“ içerisinde değerlendirilmelidir. Dünyada yeni bir enerji kaynağı keşfedilmediği sürece, petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynakları önemini korumaya devam edecektir. Bu kapsamda, enerji kaynaklarına sahip ülkeler ile bu enerji kaynağının ulaşım yollarını kontrol eden ülkelerin de jeopolitik ve jeostratejik önemleri sürecektir.

Bu önem, hiçbir ülkeye başka bir ülke üzerinde baskı unsuru olarak kullanma hakkı vermemelidir. Ülkelerin enerji politikaları, başka ülkelerdeki güvenlik ihlallerine dayandırılmamalıdır. Enerjinin bir si

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2000 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 2000

Gerçekleşen her göç hareketi nedenleri ve sonuçlarıyla sadece göç eden toplumu değil, göç edilen toplumu da etkilemektedir. Suriye İç Savaşı sonucunda Türkiye’ye sığınan ve “Geçici Koruma Altına” alınan Suriyelilerin sayısı resmi rakamlara göre bugün 3,5 milyondur. ;

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

Savunma ve güvenlik alanında değişen parametrelerinin sağlıklı yönetilmesi için ilgili çalışmaların muasır ve üstü boyutlara taşınmasına, kamu bilinci oluşturulmasına ve Türkiye ile diğer ülkeler arasında güvenlik temalı ağlar kurulmasına stratejik katkı sunan Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü int...;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.