Ermeni Tehcirine Farklı Bir Bakış

Makale

Geçtiğimiz 24 Nisan günü Ermeniler yine birçok toplantı ve gösteri yaparak Türkiye’den taleplerini dile getirdiler. Hiçbir mantıklı temele dayanmayan bu taleplerin üzerindeki özellikle toprak talebidir, biraz düşündük. Bazı iddialar ortaya çıktı:...

Ermeni Talepleri

Geçtiğimiz 24 Nisan günü Ermeniler yine birçok toplantı ve gösteri yaparak Türkiye’den taleplerini dile getirdiler. Hiçbir mantıklı temele dayanmayan bu taleplerin üzerindeki özellikle toprak talebidir, biraz düşündük. Bazı iddialar ortaya çıktı:

· Ermenilerin toprak talebi haklı mıdır?
· Tehcir kuvvetlinin istediğini yapması mıdır?
· Ermenilere mezalim yapılmış mıdır?
· Ermenileri Ruslar ve İngilizler mi kışkırtmıştır?

Bu iddiaların dördü de, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde temelsizdir. İddialar eksiktir, mantıksızdır. Abartılmıştır ve yanlıştır. İşin aslı bu iddialar değildir. İşin aslı, neden bu olaylar yaşanmıştır ve olaylara sebep olanların, yani Ermenilerin “haklılık payı var mıdır?“ suallerinin cevaplarındadır. Bu iki sualin üzerine oturduğu gerçek ise Ermenilerin kendi devletlerini kurmak için, Anadolu’dan hangi yöntemle olursa olsun toprak kopartma çabalarıdır. Bu noktada önemli olan (hangi yöntem ile olursa olsun) ön şartıdır. Bu tespiti yaptıktan sonra olayların gelişmesine bakabiliriz.


Tarihi Süreç: Ermeniler Kimdir?

Tarihte Ermeni adı ile anılan bir halk var mıdır? Bugün Ermeni olarak isimlendirdiğimiz halk, Türkler yani Selçuklular Anadolu’ya gelmeden çok önce Anadolu’da yaşıyorlardı ve kendilerini Ermeni değil HAYK olarak isimlendiriyorlardı. Yaşadıkları bölge ise, en geçenli tahminlere gere FRİGYA olarak isimlendirilen bölgeydi. Frigler’in ise o bölgeye Batı Trakya’dan geldikleri tahmin ediliyor. Frigya bölgesinden ne sebeple doğuya doğru kaydıklarına ilişkin bilgi yok. Esasen Frigyalı olmaları da sadece kuvvetle bir tahminden ibaret. Bu tahmin geçerli sayılmaz ise, bu halkın, tıpkı Hititler gibi, nereden geldikleri tam olarak belli değildir. Ancak Anadolu’nun tarih boyunca bir geçit yeri olduğu ve geçişler esnasında bir kısım insanların bu bölgelerde yerleştikleri de yadsınamaz bir gerçek. Bu noktadan hareket ile şu söylenebiliyor: HAYK halkı bir birikimdir. Bu halkın yaşadıkları bölgeye HAYASTAN dedikleri de bulgular arasında var olduğu söyleniyor. Tahmini olarak belirtilebilen HAYASTAN bölgesi ise bugün üzerinde anlamsız bir şekilde hak iddia ettikleri çok geniş bir Anadolu parçasıdır: Trabzon’dan aşağı, Sivas’ı içine alacak şekilde, Elâzığ ve Murat suyu güneyinden, Van gölünün güneyinden Başkale’ye doğru çizilerek, bugünkü İran sınırına dayanan bir çizginin doğu ve kuzeyinde kalan bütün bölge. Fakat tarih kayıtlarına ve kazılarda ele geçen taş yazlalar ve benzeri kayıtlara göre bu bölgede hükümran olan en eski halk ve devlet Urartu’lardır. Ermeni adının ise bölge üzerinde hükümran olmuş olan Urartu kralı ARAMU’dan geldiği tahmin edilmekte. Bu bağlamda Ermenilerin atalarının Urartular olduğu söylenmektedir. Sonuç olarak Ermenilerin ne şekilde bir araya geldikleri veya nereden geldikleri belirlenmiş değildir. Var oluşları, açıklanmağa çalışıldığı gibi söylenti ve tahminlere dayanmaktadır.

Belirttiğimiz bölge içinde ve dışında pek dağınık bir şekilde yaşamış olan Hayk halkına ülke adından galat olarak Ermeni denildiği iddia ediliyor. Şu bir gerçek ki, bu bölgede yaşayan ve kendilerine zaman içinde Ermeni denen halk antik çağlardan başlayarak, 1045 yılında Bizans tarafından tamamen haritadan silininceye kadar geçen 1500 yıllık süre içinde (50 yıllık bir süre hariç) hiçbir zaman bölgenin hâkimi olamamışlardır. Ve birbirleri ile savaşan derebeylikler halinde yaşamışlardır. Bu sebeple bir başbuğdan yoksun olarak, birlik ve beraberlik sağlanamayan bölge aralıksız olarak evvelâ Büyük İskender, sonrasında Persler, Araplar, Romalılar, Bizanslılar arasında sürekli olarak el değiştirmiştir. Hiç birinin bölgede 200 yıldan daha uzun kalamamış olduğu anlaşılıyor. Güçlerinin azalması ve artmasına bağlı olarak bölgeye hâkim olmuşlardır. Bütün bu süreç içinde bölge halkı birbirleri ile geçinemeyen derebeylikler halinde yaşamıştır. Ta ki, Bizanslılar 1040 yıllarında bütün derebeylikleri ve Ermenistan bölgesini ve burada sadece 50 sene hüküm sürmüş olan Ermeni Devletini tamamen ortadan kaldırıncaya kadar.


Kilikya Ermeni Devleti ve Osmanlılar

Bu bölgenin dışında, bölgenin güneybatısında kurulmuş olan Kilikya Ermeni Devleti vardır. Bu devletin yukarıda bahsettiğim bölge ile bir ilişkisi yoktur. Bölge Bizans işgali altındayken ve Bizans merkezi otoritesinin zayıflığı sırasında ki takriben onuncu yüzyıl içinde, Araplar bölgeyi işgal etmişler ve daha sonra Arapların zayıflaması üzerine Antalya’dan Amanos Dağlarına kadar olan bölgede bir Ermeni krallığı kurulmuştur.

Bu olaylardan sonra sahneye Selçuklular ve Osmanlılar çıkmaktadır. Üst bölgeye Selçukluların gelişi 1071 tarihidir ve Selçuklular Ermeniler ile değil Bizanslılar ile savaşmışlardır. Ermeniler ortada yoktur. Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Güney Kilikya bölgesi ise, Yavuz Selim’in Ridaniye ve Çaldıran savaşları sonunda Osmanlı topraklarına katılmıştır. Ve Yavuz Selim Ermenilerle değil Mumluklarla çarpışmıştır. Bu noktaya da dikkat etmek gerekir. Memluklerin 1300’lü yıllarda Kilikya Ermeni krallığını yok etmesinden sonra 250 seneden fazla bir süre içinde Ermenilerin hiçbir şekilde adı geçmemektedir. Sonuç olarak, bu kısa tarih özetinden çıkan sonuç şudur Ermeni halkı esasen bölgenin yerlisi olmayıp ye zamanla oralarda birikmiş bir topluluktur veya gruplar olarak bölgeye gelmiş, fakat nereden geldikleri bilinmeyen bir topluluktur. Bu iddia bizim kişisel iddiamız değildir. Esas olan şudur. Tarih boyunca insanlar bir yerden bir yere göç etmişlerdir. Kimileri gittikleri yerlere hâkim olabilmişler, kimileri olamamıştır. Bu noktada belirleyici olan bir başbuğun varlığı veya yokluğudur. Bir başbuğ yönetiminde olanların yaşadıkları bölgelerde hâkimiyet sağladıkları, başbuğdan yoksun olanların ise hâkimiyet sağlayamadıkları tarihin her safhasında görülmektedir. Ermeniler hiçbir zaman bir başbuğa sahip olmamışlar, bu sebeple de sürekli olarak kendi aralarında savaşan derebeylikler halinde veya genel olarak komşu güçlü halkların boyunduruğu altında yaşamışlardır.


Ermeni İddiaları Neden Temelsiz?

· Tarihi süreç bütün topluluklara eşit şans vermiştir. Şansını iyi kullananlar bugün devletler topluluğunda yerlerini almış durumdalar. Şansını iyi kullanamayanlar ise işte bugün Ermenilerin ve Kürtlerin durumunda yaşamaktadırlar. Bugün hangi ülkenin tarihine baksak güçlü bir başbuğun yönetimi altında ve organize bir şekilde bugüne ulaştıklarını görürüz. Böyle bir süreci yaşamadan sırf ben orada yaşıyordum iddiası ile bir devletten toprak kopartmağa çalışmak hiçbir mantığa sığmaz. Tarih yaşanmıştır ve siyasi coğrafya son şeklini almıştır. Hakkını korumasını bilen, şansını iyi kullanan durumunu korumuştur ve konu kapanmıştır.

· İkinci konu, nüfus yoğunluğu ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarı ile Osmanlıdan öncesini tam olarak bilmek pek mümkün değil. Fakat Ermenilerin özellikle 1800’ lü yıllardan sonra bölge üzerinde giderek artan bir şekilde hak iddia ettikleri bir gerçektir. Osmanlıların nüfus kayıtlarının doğruluğu ise, en azından gerçeğe çok yakın olarak doğru, çünkü nüfus sayımı vergi toplamak üzere yenileniyordu. Bu kayıtlara göre Ermenilerin üzerinde hak iddia ettikleri üst bölgede (Elâzığ –Van gölü hattının kuzeyi), Ermeni nüfusun en yoğun olduğu bölge Sivas olarak görülüyor; nispet % 50/50 gibi. Diğer bölgelerde ise Ermeni yoğunluğu % 10 ilâ 35 arasında değişiyor. Bölgenin genelinde ise % 20 civarında. Bu konuda Ermenilerin sürekli olarak yanlış bilgiler verdikleri çok yerde ispatlanmıştır. Biz görmedik, fakat İngiliz kayıtlarında da var olduğu söyleniyor. Görülüyor ki, Ermeniler bölge üzerinde nüfus yoğunluğu olarak da hak iddia edebilecek durumda değillerdir. Misak-ı Milli hazırlanırken özellikle Müslüman nüfusun yoğunluğu olduğu bölgeler sınır içinde mütalâa edilmiştir. Ege denizinde ki adaların üzerinde hak iddia edilmemesinin sebebi budur. Türkler başkalarının bu yönde haklarına saygı göstermiştir. Kendilerine de aynı saygının gösterilmesini beklemek de haklarıdır. Sonuç olarak Ermeniler bölge üzerinde nüfus yoğunluğu olarak hak iddia edebilecek bir durumda değillerdir.

· Üçüncü konu, uluslararası anlaşmalardır. Ermenilerin Osmanlıya karşı ortaya çıkan davranışları ilk olarak 1877/78 harbinden sonradır. Yani imparatorluğun en zayıf olduğu ve ağır bir mağlubiyet yaşadığı tarihtir. Bu harp sonrasında Ayastefanos Antlaşması yapılmıştır. Orada Osmanlı aleyhindeki çok ağır şartlara İngiltere, Fransa ve Almanya itiraz edince Berlin’de şartları Osmanlı lehine hafifleten bir antlaşma daha yapılmıştır. Ermeniler Avrupa ülkeleri nezdinde kendi iddialarını ilk kez bu görüşmelerde gündeme getirmişlerdir. Yazımızın ikinci kısmında belirtilen bölge üzerindeki haklarını ve o bölge üzerindeki bağımsız bir Ermenistan isteği ilk defa o toplantılarda konuşulmuş olup hiçbir sonuç çıkmamıştır. Berlin konferansı sonunda, Ermenilerin sahip olmak istedikleri Kars, Ardahan, Batum Osmanlıya bırakılmıştır. Ermeniler konuyu ikinci defa Brest-Litovsk görüşmelerinde ortaya getirmiştir. 3 Aralık 1918. Bu görüşmelerden İtalya’nın da iştiraki ile Anadolu’nun bölünmesi sonucu çıkmıştır. Ermenilerin üzerinde hak iddia ettikleri bölge, Ermeniler hiçbir şekilde dikkate alınmaksızın, Rusya ile Fransa arasında taksim olmuştur. Ermenilerin bağımsız Ermenistan konusunu üçüncü defa ortaya getirdikleri görüşmeler birinci dünya savaşından sonra ki Paris Konferansıdır. Yine sonuç çıkmamıştır. Daha sonra Sevr görüşmelerinde konuyu gündeme getirmişler, fakat yine sonuç alamamışlardır. Ruslar ile yapılan Kars ve Moskova anlaşmalarında da sonuç alamamışlardır. Ve nihayet Lozan’da gündeme getirmişler, fakat yine dikkate alınmamışlardır. Böylece Ermeniler uluslararası konferanslarda, bildiğimize göre altı defa reddedilmişlerdir. Bunun bir anlamı yok mudur? Bizce vardır ve şudur: Ermeniler Anadolu’dan toprak istemekte hiçbir şekilde haklı değillerdir.

· Sonuncu konu, Ermenilerin kendi aralarında birlik olmamaları konusudur. Evvelâ Katolik- Protestan- Ortodoksluk açılarından, sonra milliyetçi olan ve olmayan, daha sonra Osmanlıya bağlı olan ve olmayan, daha sonra Anadolu’da yaşamak istemeyip hicret edenler olarak bölündükçe bölünmüş ve sonuç olarak maddi ve manevi güç kaybetmişlerdir. Bugün ABD ve Fransa başta olmak üzere, Anadolu dışında yaşayıp ahkâm kesen Ermeniler zoru görünce kaçanların çocukları ve torunlarıdır. Vatan dedikleri bölge için savaşmayı göze alamayanların çocuklarıdır. Bu bölünmenin ve sonu gelmez terklerin kaçınılmaz sonucu ise uluslararası antlaşma ve konferanslarda dikkate alınmamak olarak ortaya çıkmıştır. Bugün, değişik ülkelerde yaşayan Ermeni nüfusu Rusya Ermenistan’ındaki nüfustan fazladır. Kendi ülkesinde yaşamayan bir topluluğun artık kendisi ile hiçbir ilişiği kalmamış toprakları isteme hakkı olabilir mi? Hangi mantığa sığar?


Sonuç ve Değerlendirmeler

Böylece, tarihten gelen olaylar ve şartlar, nüfus yoğunluğu, uluslararası anlaşmalar, bölünmelerin ve kendilerini olduğunu iddia ettikleri toprakları terk etmenin tabii sonucu olarak Ermenilerin Anadolu’dan toprak talep etme hakları yoktur. Konunun birinci kısmı burada tamamlanıyor ve toprak talebi konusu kapanıyor.

Ancak bugün Ermeni talepleri sadece toprak talep etmek, hak iddia etmek, tazminat talep etmek gibi akıl ve mantık çerçevesinin çok dışına çıkmış olmayıp, bir de soykırım ile taçlandırılmış durumdadır. Bu bağlamda tehcir ve zulüm iddialarına da değinmek gerekiyor. Tabir caiz ise, piyasa bu gibi iddialar ile halen dolu. Açınız Arnold Toynbeenin Mavi Kitap’ını bu konularda onlarca, yüzlerce iddia, rapor okursunuz. Ermenilere Türkler tarafından zulmedildiğini dünyaya yayan esas itibarı ile İngilizlerdir ve buna alet olanlar ise Amerikan misyonerleridir. İstanbul’dan Mardin’e kadar bütün Anadolu’ya yayılmış ve din propagandası yapan, başta Amerikalı yüzlerce misyoner Anadolu halkı ve davranışları hakkında konsolosluklarına sürekli bilgi veriyorlardı. Bilgilerin tek yanlı olduğu bugün biliniyor. Sadece Amerikan misyonerlerinin sayısının 700 e yaklaştığı da biliniyor. Konsoloslara verilen bilgi elbette merkezi hükümetlere aktarılıyordu. Esasen Toynbee’nin bağlı olduğu MASTERMAN bürosu özellikle Türkiye’deki olayları çarpıtarak ve tek yanlı yansıtmak maksadı ile kurulmuş bir propaganda bürosuydu. Kullandığı malzemeyi ise Amerikan misyonerlerinden ve konsolosların tek taraflı raporlarından elde ediyordu. Maksadına ulaştığını kabul etmemek mümkün değil. Ermenileri Türkler aleyhine en fazla kışkırtan kuruluşun bu olduğu söylenebilir. Bu olumsuz duruma karşı ise Osmanlı hiçbir şey yapamamıştır. Çünkü Osmanlı’nın aynı güçte antipropaganda yapabilecek ne tecrübesi ne de mali imkânları yoktu. Çöken, yok olmağa yüz tutmuş bir devlete ve millete karşı geçek bir acımasızlıkla yürütülmüş olan propaganda o dereceye varmıştır ki, başta ABD olmak üzere bütün batının kini Türklerin üzerinde toplanmıştır. Bugün Türkiye halen geçmişten gelen olumsuzlukların sıkıntısını çekmektedir.

Ayrıca değinmek gerekir ki, Ermenilerin, özellikle Ruslar, daha sonra da Fransızlar tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda acımasızca kullanılmış olduklarını da artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunu anlayamayanlar bir tek Ermenilerdir; o da işlerine öyle geldiği için.

Bu konuları artık hepimiz bütün teferruatı ile biliyoruz. Üzerinde daha fazla konuşmağa gerek yok. Konuyu kapatmadan evvel bir sual sormak istiyorum: Neden Osmanlı sadece Ermenileri tehcire tabi tuttu da Yahudilerin, Rumların ve Gürcülerin, Arapların, Lazların ve bütün benzeri halkın üzerinde böyle bir işlem yapmak ihtiyacı hissetmedi? Bizler bu sualin cevabını elbette biliyoruz. Ama bu suali sormayı akıl etmeyen insanlar ve özellikle bilerek sormayanlar, bugün 24 Nisan’da Ermeni mezalimini anmak üzere kendinden geçmiş, şahsiyetsiz, cahil ve kesinlikle aşağılık duygusundan mustarip olan acınası zavallılardır. Türk toplumunda bu kişiler de pekiyi biliniyor ve tanınıyor.

Tehcir ve Ermeni mezelimi konularında Ermenilerin isyanları ve yaptıkları Van katliamına da değinmek gerekir. Zeytun, bugünkü adı ile Süleymanlı, Maraş’ın biraz kuzeyinde, etrafı 2000-2500 metre yükseklikte dağlarla çevrili, dağlık ve ıssız bir arazi üzerine kurulmuştur. Nüfusunun, o tarihte tamamı Ermeni’dir. 1790 yılından başlayarak 1900 yıllarını başlarına kadar, yanılmıyorsam 15 defa isyan etmişlerdir. Ermenilerin Van katliamının ise, Van’ı işgal eden Rus askerlerini dahi dehşete düşürdüğü biliniyor.

Son olarak bir hususa daha değinerek konuyu bağlıyoruz: Ermenilerde bağımsızlık hareketini kilise yürütmüştür. Ermeni patriklerinin bu vesile ile ve taviz kopartmak maksadı ile sık sık İngiliz elçilerini ziyaret ettikleri de biliniyor. Bu ziyaretlerde patriklerin dile getirdikleri konular elbette İngiliz hükümetlerine bildiriliyordu. Bu bilgileri bugün Türkçe neşriyatta dahi okumak mümkündür. Bunlardan inciler:

· Eğer bizim, haklarımızı almak için Yunanlılar gibi isyan etmemiz gerekiyorsa, bunu yapmak çok kolay. Hemen yapabiliriz.

· Ermenilerin üzerinde bağımsız devlet kurmak istedikleri bölge Kilikya Ermeni devleti topraklarını da içine alacak şekilde, Rize’den Antalya’ya çizilecek bir çizginin altında olup, fakat Fırat’ın altındaki bölgeyi içine almayan bir saha olmalıdır.

İşte böyle sevgili okuyucular. Bugün Türkiye’nin Osmanlı ve Cumhuriyetin kuruluşunda yaşadıklarını dikkate almadan dış politika yapmak, şu anda içinde bulunulan uluslararası ve yurt içinde ki sıkıntı veren olaylara ve gelişmelere sebep olduğu inkâr edilemez. Belirttiğimiz tarih sayfalarını incelememiş kişilerin Türkiye’de siyaset yapmasının getirmiş olduğu sorunları, hak etmediğimiz halde bizler de yaşıyoruz. Bu topraklar savaşla alınmıştır. Tarih boyunca dünyanın her yerinde yaşanmış olduğu gibi. Bugün dahi, Batılı ülkelere kalsa Türkiye’yi yaşatmazlar. Tehcirdeki üstü başı yırtık partal insan tasvirlerine aldanmayınız. Bu ülke için savaşanların giyimleri ve yaşam koşulları da onlardan farklı değildi.

Aydınlık yarınlar ümidi ile.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2646 ) Etkinlik ( 217 )
Alanlar
Afrika 73 621
Asya 97 1037
Avrupa 22 634
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1348 ) Etkinlik ( 51 )
Alanlar
Balkanlar 24 283
Orta Doğu 21 596
Karadeniz Kafkas 3 294
Akdeniz 3 175
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1288 ) Etkinlik ( 74 )
Alanlar
İslam Dünyası 56 778
Türk Dünyası 18 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2000 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
Türkiye 77 2000

Gerçekleşen her göç hareketi nedenleri ve sonuçlarıyla sadece göç eden toplumu değil, göç edilen toplumu da etkilemektedir. Suriye İç Savaşı sonucunda Türkiye’ye sığınan ve “Geçici Koruma Altına” alınan Suriyelilerin sayısı resmi rakamlara göre bugün 3,5 milyondur. ;

ABD ise geniş yüzölçümü, 330 milyonu yakın nüfusu, sanayileşme ve teknolojide elde ettiği ilerleme, büyüyen ve gelişen ekonomisi, doğal kaynakları, demografik yapısı, Birleşmiş Milletlerdeki veto gücü, IMF ve NATO içerisindeki yeri, uluslararası alandaki saygın konumu ile tüm dünyanın dikkatini her ...;

16. asrın ortalarında doğu istikametinde genişleyerek kadim Türk coğrafyasını işgal etmeye başlayan Rus Çarlığı 17. asırda Kuzey ve Doğu Asya’da yayılmaya devam etmiştir. ;

Küreselleşmenin ve gelişmiş iletişim teknolojilerinin dünyanın çehresini değiştirmesiyle uluslararası ilişkilerin devletlerarası ilişkiler ile tanımlı olduğu dönem sona ermiştir. ;

Askeri teknolojiye ağırlık veren Rusya, derin uzay aktiviteleri tam gaz devam ederken Amerika ve Çin’in gerisinde kaldı. Eski uzay gücü Sovyetler Birliği’nin mirasına Rusya sahip çıkamadı. ;

“Değişen devlet doğası” temelinde ulusal ve uluslararası güvenlik konuları ile küresel yönetişim mekanizma ve kurumlarını her yıl ayrı bir gündemle tartışmak üzere İstanbul merkezli oluşturulan İstanbul Güvenlik Konferansı’nın resmî internet sitesi ve adresi yenilendi.;

Dr. Serkan Cantürk’ün “Konvansiyonel Kalkınmadan Dijital Kalkınmaya Türkiye” isimli kitabı TASAM Yayınları tarafından kitap ve e-kitap olarak yayımlandı.;

İnsanoğlunun uzayla ilişkisini kabaca iki kategori altında incelemek mümkün. Bunlardan ilki yerküreye görece yakın mesafeleri kapsayan yörüngesel uzay. 1957 yılında uzaya fırlatılan Sovyet Sputnik uydusunu bugüne kadar 8.000’in üzerinde uydu takip etti ve Dünya’nın yörüngesindeki uydular artık moder...;

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.

Bu rapor, Türk savunma sanayiinin gelişme sürecinin sürdürülebilirliginin ve ihracat potansiyelinin arttırılmasında, şekillendirilecek geleceğe uygun; insan sermayesi, yapı, süreç ve stratejilerin tasarlanmasına ışık tutmak, bu kapsamda alınabilecek tedbirleri saptamak maksadıyla hazırlanmıştır.