Ermeni Tehcirine Farklı Bir Bakış

Makale

Geçtiğimiz 24 Nisan günü Ermeniler yine birçok toplantı ve gösteri yaparak Türkiye’den taleplerini dile getirdiler. Hiçbir mantıklı temele dayanmayan bu taleplerin üzerindeki özellikle toprak talebidir, biraz düşündük. Bazı iddialar ortaya çıktı:...

Ermeni Talepleri

Geçtiğimiz 24 Nisan günü Ermeniler yine birçok toplantı ve gösteri yaparak Türkiye’den taleplerini dile getirdiler. Hiçbir mantıklı temele dayanmayan bu taleplerin üzerindeki özellikle toprak talebidir, biraz düşündük. Bazı iddialar ortaya çıktı:

· Ermenilerin toprak talebi haklı mıdır?
· Tehcir kuvvetlinin istediğini yapması mıdır?
· Ermenilere mezalim yapılmış mıdır?
· Ermenileri Ruslar ve İngilizler mi kışkırtmıştır?

Bu iddiaların dördü de, hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde temelsizdir. İddialar eksiktir, mantıksızdır. Abartılmıştır ve yanlıştır. İşin aslı bu iddialar değildir. İşin aslı, neden bu olaylar yaşanmıştır ve olaylara sebep olanların, yani Ermenilerin “haklılık payı var mıdır?“ suallerinin cevaplarındadır. Bu iki sualin üzerine oturduğu gerçek ise Ermenilerin kendi devletlerini kurmak için, Anadolu’dan hangi yöntemle olursa olsun toprak kopartma çabalarıdır. Bu noktada önemli olan (hangi yöntem ile olursa olsun) ön şartıdır. Bu tespiti yaptıktan sonra olayların gelişmesine bakabiliriz.


Tarihi Süreç: Ermeniler Kimdir?

Tarihte Ermeni adı ile anılan bir halk var mıdır? Bugün Ermeni olarak isimlendirdiğimiz halk, Türkler yani Selçuklular Anadolu’ya gelmeden çok önce Anadolu’da yaşıyorlardı ve kendilerini Ermeni değil HAYK olarak isimlendiriyorlardı. Yaşadıkları bölge ise, en geçenli tahminlere gere FRİGYA olarak isimlendirilen bölgeydi. Frigler’in ise o bölgeye Batı Trakya’dan geldikleri tahmin ediliyor. Frigya bölgesinden ne sebeple doğuya doğru kaydıklarına ilişkin bilgi yok. Esasen Frigyalı olmaları da sadece kuvvetle bir tahminden ibaret. Bu tahmin geçerli sayılmaz ise, bu halkın, tıpkı Hititler gibi, nereden geldikleri tam olarak belli değildir. Ancak Anadolu’nun tarih boyunca bir geçit yeri olduğu ve geçişler esnasında bir kısım insanların bu bölgelerde yerleştikleri de yadsınamaz bir gerçek. Bu noktadan hareket ile şu söylenebiliyor: HAYK halkı bir birikimdir. Bu halkın yaşadıkları bölgeye HAYASTAN dedikleri de bulgular arasında var olduğu söyleniyor. Tahmini olarak belirtilebilen HAYASTAN bölgesi ise bugün üzerinde anlamsız bir şekilde hak iddia ettikleri çok geniş bir Anadolu parçasıdır: Trabzon’dan aşağı, Sivas’ı içine alacak şekilde, Elâzığ ve Murat suyu güneyinden, Van gölünün güneyinden Başkale’ye doğru çizilerek, bugünkü İran sınırına dayanan bir çizginin doğu ve kuzeyinde kalan bütün bölge. Fakat tarih kayıtlarına ve kazılarda ele geçen taş yazlalar ve benzeri kayıtlara göre bu bölgede hükümran olan en eski halk ve devlet Urartu’lardır. Ermeni adının ise bölge üzerinde hükümran olmuş olan Urartu kralı ARAMU’dan geldiği tahmin edilmekte. Bu bağlamda Ermenilerin atalarının Urartular olduğu söylenmektedir. Sonuç olarak Ermenilerin ne şekilde bir araya geldikleri veya nereden geldikleri belirlenmiş değildir. Var oluşları, açıklanmağa çalışıldığı gibi söylenti ve tahminlere dayanmaktadır.

Belirttiğimiz bölge içinde ve dışında pek dağınık bir şekilde yaşamış olan Hayk halkına ülke adından galat olarak Ermeni denildiği iddia ediliyor. Şu bir gerçek ki, bu bölgede yaşayan ve kendilerine zaman içinde Ermeni denen halk antik çağlardan başlayarak, 1045 yılında Bizans tarafından tamamen haritadan silininceye kadar geçen 1500 yıllık süre içinde (50 yıllık bir süre hariç) hiçbir zaman bölgenin hâkimi olamamışlardır. Ve birbirleri ile savaşan derebeylikler halinde yaşamışlardır. Bu sebeple bir başbuğdan yoksun olarak, birlik ve beraberlik sağlanamayan bölge aralıksız olarak evvelâ Büyük İskender, sonrasında Persler, Araplar, Romalılar, Bizanslılar arasında sürekli olarak el değiştirmiştir. Hiç birinin bölgede 200 yıldan daha uzun kalamamış olduğu anlaşılıyor. Güçlerinin azalması ve artmasına bağlı olarak bölgeye hâkim olmuşlardır. Bütün bu süreç içinde bölge halkı birbirleri ile geçinemeyen derebeylikler halinde yaşamıştır. Ta ki, Bizanslılar 1040 yıllarında bütün derebeylikleri ve Ermenistan bölgesini ve burada sadece 50 sene hüküm sürmüş olan Ermeni Devletini tamamen ortadan kaldırıncaya kadar.


Kilikya Ermeni Devleti ve Osmanlılar

Bu bölgenin dışında, bölgenin güneybatısında kurulmuş olan Kilikya Ermeni Devleti vardır. Bu devletin yukarıda bahsettiğim bölge ile bir ilişkisi yoktur. Bölge Bizans işgali altındayken ve Bizans merkezi otoritesinin zayıflığı sırasında ki takriben onuncu yüzyıl içinde, Araplar bölgeyi işgal etmişler ve daha sonra Arapların zayıflaması üzerine Antalya’dan Amanos Dağlarına kadar olan bölgede bir Ermeni krallığı kurulmuştur.

Bu olaylardan sonra sahneye Selçuklular ve Osmanlılar çıkmaktadır. Üst bölgeye Selçukluların gelişi 1071 tarihidir ve Selçuklular Ermeniler ile değil Bizanslılar ile savaşmışlardır. Ermeniler ortada yoktur. Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Güney Kilikya bölgesi ise, Yavuz Selim’in Ridaniye ve Çaldıran savaşları sonunda Osmanlı topraklarına katılmıştır. Ve Yavuz Selim Ermenilerle değil Mumluklarla çarpışmıştır. Bu noktaya da dikkat etmek gerekir. Memluklerin 1300’lü yıllarda Kilikya Ermeni krallığını yok etmesinden sonra 250 seneden fazla bir süre içinde Ermenilerin hiçbir şekilde adı geçmemektedir. Sonuç olarak, bu kısa tarih özetinden çıkan sonuç şudur Ermeni halkı esasen bölgenin yerlisi olmayıp ye zamanla oralarda birikmiş bir topluluktur veya gruplar olarak bölgeye gelmiş, fakat nereden geldikleri bilinmeyen bir topluluktur. Bu iddia bizim kişisel iddiamız değildir. Esas olan şudur. Tarih boyunca insanlar bir yerden bir yere göç etmişlerdir. Kimileri gittikleri yerlere hâkim olabilmişler, kimileri olamamıştır. Bu noktada belirleyici olan bir başbuğun varlığı veya yokluğudur. Bir başbuğ yönetiminde olanların yaşadıkları bölgelerde hâkimiyet sağladıkları, başbuğdan yoksun olanların ise hâkimiyet sağlayamadıkları tarihin her safhasında görülmektedir. Ermeniler hiçbir zaman bir başbuğa sahip olmamışlar, bu sebeple de sürekli olarak kendi aralarında savaşan derebeylikler halinde veya genel olarak komşu güçlü halkların boyunduruğu altında yaşamışlardır.


Ermeni İddiaları Neden Temelsiz?

· Tarihi süreç bütün topluluklara eşit şans vermiştir. Şansını iyi kullananlar bugün devletler topluluğunda yerlerini almış durumdalar. Şansını iyi kullanamayanlar ise işte bugün Ermenilerin ve Kürtlerin durumunda yaşamaktadırlar. Bugün hangi ülkenin tarihine baksak güçlü bir başbuğun yönetimi altında ve organize bir şekilde bugüne ulaştıklarını görürüz. Böyle bir süreci yaşamadan sırf ben orada yaşıyordum iddiası ile bir devletten toprak kopartmağa çalışmak hiçbir mantığa sığmaz. Tarih yaşanmıştır ve siyasi coğrafya son şeklini almıştır. Hakkını korumasını bilen, şansını iyi kullanan durumunu korumuştur ve konu kapanmıştır.

· İkinci konu, nüfus yoğunluğu ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarı ile Osmanlıdan öncesini tam olarak bilmek pek mümkün değil. Fakat Ermenilerin özellikle 1800’ lü yıllardan sonra bölge üzerinde giderek artan bir şekilde hak iddia ettikleri bir gerçektir. Osmanlıların nüfus kayıtlarının doğruluğu ise, en azından gerçeğe çok yakın olarak doğru, çünkü nüfus sayımı vergi toplamak üzere yenileniyordu. Bu kayıtlara göre Ermenilerin üzerinde hak iddia ettikleri üst bölgede (Elâzığ –Van gölü hattının kuzeyi), Ermeni nüfusun en yoğun olduğu bölge Sivas olarak görülüyor; nispet % 50/50 gibi. Diğer bölgelerde ise Ermeni yoğunluğu % 10 ilâ 35 arasında değişiyor. Bölgenin genelinde ise % 20 civarında. Bu konuda Ermenilerin sürekli olarak yanlış bilgiler verdikleri çok yerde ispatlanmıştır. Biz görmedik, fakat İngiliz kayıtlarında da var olduğu söyleniyor. Görülüyor ki, Ermeniler bölge üzerinde nüfus yoğunluğu olarak da hak iddia edebilecek durumda değillerdir. Misak-ı Milli hazırlanırken özellikle Müslüman nüfusun yoğunluğu olduğu bölgeler sınır içinde mütalâa edilmiştir. Ege denizinde ki adaların üzerinde hak iddia edilmemesinin sebebi budur. Türkler başkalarının bu yönde haklarına saygı göstermiştir. Kendilerine de aynı saygının gösterilmesini beklemek de haklarıdır. Sonuç olarak Ermeniler bölge üzerinde nüfus yoğunluğu olarak hak iddia edebilecek bir durumda değillerdir.

· Üçüncü konu, uluslararası anlaşmalardır. Ermenilerin Osmanlıya karşı ortaya çıkan davranışları ilk olarak 1877/78 harbinden sonradır. Yani imparatorluğun en zayıf olduğu ve ağır bir mağlubiyet yaşadığı tarihtir. Bu harp sonrasında Ayastefanos Antlaşması yapılmıştır. Orada Osmanlı aleyhindeki çok ağır şartlara İngiltere, Fransa ve Almanya itiraz edince Berlin’de şartları Osmanlı lehine hafifleten bir antlaşma daha yapılmıştır. Ermeniler Avrupa ülkeleri nezdinde kendi iddialarını ilk kez bu görüşmelerde gündeme getirmişlerdir. Yazımızın ikinci kısmında belirtilen bölge üzerindeki haklarını ve o bölge üzerindeki bağımsız bir Ermenistan isteği ilk defa o toplantılarda konuşulmuş olup hiçbir sonuç çıkmamıştır. Berlin konferansı sonunda, Ermenilerin sahip olmak istedikleri Kars, Ardahan, Batum Osmanlıya bırakılmıştır. Ermeniler konuyu ikinci defa Brest-Litovsk görüşmelerinde ortaya getirmiştir. 3 Aralık 1918. Bu görüşmelerden İtalya’nın da iştiraki ile Anadolu’nun bölünmesi sonucu çıkmıştır. Ermenilerin üzerinde hak iddia ettikleri bölge, Ermeniler hiçbir şekilde dikkate alınmaksızın, Rusya ile Fransa arasında taksim olmuştur. Ermenilerin bağımsız Ermenistan konusunu üçüncü defa ortaya getirdikleri görüşmeler birinci dünya savaşından sonra ki Paris Konferansıdır. Yine sonuç çıkmamıştır. Daha sonra Sevr görüşmelerinde konuyu gündeme getirmişler, fakat yine sonuç alamamışlardır. Ruslar ile yapılan Kars ve Moskova anlaşmalarında da sonuç alamamışlardır. Ve nihayet Lozan’da gündeme getirmişler, fakat yine dikkate alınmamışlardır. Böylece Ermeniler uluslararası konferanslarda, bildiğimize göre altı defa reddedilmişlerdir. Bunun bir anlamı yok mudur? Bizce vardır ve şudur: Ermeniler Anadolu’dan toprak istemekte hiçbir şekilde haklı değillerdir.

· Sonuncu konu, Ermenilerin kendi aralarında birlik olmamaları konusudur. Evvelâ Katolik- Protestan- Ortodoksluk açılarından, sonra milliyetçi olan ve olmayan, daha sonra Osmanlıya bağlı olan ve olmayan, daha sonra Anadolu’da yaşamak istemeyip hicret edenler olarak bölündükçe bölünmüş ve sonuç olarak maddi ve manevi güç kaybetmişlerdir. Bugün ABD ve Fransa başta olmak üzere, Anadolu dışında yaşayıp ahkâm kesen Ermeniler zoru görünce kaçanların çocukları ve torunlarıdır. Vatan dedikleri bölge için savaşmayı göze alamayanların çocuklarıdır. Bu bölünmenin ve sonu gelmez terklerin kaçınılmaz sonucu ise uluslararası antlaşma ve konferanslarda dikkate alınmamak olarak ortaya çıkmıştır. Bugün, değişik ülkelerde yaşayan Ermeni nüfusu Rusya Ermenistan’ındaki nüfustan fazladır. Kendi ülkesinde yaşamayan bir topluluğun artık kendisi ile hiçbir ilişiği kalmamış toprakları isteme hakkı olabilir mi? Hangi mantığa sığar?


Sonuç ve Değerlendirmeler

Böylece, tarihten gelen olaylar ve şartlar, nüfus yoğunluğu, uluslararası anlaşmalar, bölünmelerin ve kendilerini olduğunu iddia ettikleri toprakları terk etmenin tabii sonucu olarak Ermenilerin Anadolu’dan toprak talep etme hakları yoktur. Konunun birinci kısmı burada tamamlanıyor ve toprak talebi konusu kapanıyor.

Ancak bugün Ermeni talepleri sadece toprak talep etmek, hak iddia etmek, tazminat talep etmek gibi akıl ve mantık çerçevesinin çok dışına çıkmış olmayıp, bir de soykırım ile taçlandırılmış durumdadır. Bu bağlamda tehcir ve zulüm iddialarına da değinmek gerekiyor. Tabir caiz ise, piyasa bu gibi iddialar ile halen dolu. Açınız Arnold Toynbeenin Mavi Kitap’ını bu konularda onlarca, yüzlerce iddia, rapor okursunuz. Ermenilere Türkler tarafından zulmedildiğini dünyaya yayan esas itibarı ile İngilizlerdir ve buna alet olanlar ise Amerikan misyonerleridir. İstanbul’dan Mardin’e kadar bütün Anadolu’ya yayılmış ve din propagandası yapan, başta Amerikalı yüzlerce misyoner Anadolu halkı ve davranışları hakkında konsolosluklarına sürekli bilgi veriyorlardı. Bilgilerin tek yanlı olduğu bugün biliniyor. Sadece Amerikan misyonerlerinin sayısının 700 e yaklaştığı da biliniyor. Konsoloslara verilen bilgi elbette merkezi hükümetlere aktarılıyordu. Esasen Toynbee’nin bağlı olduğu MASTERMAN bürosu özellikle Türkiye’deki olayları çarpıtarak ve tek yanlı yansıtmak maksadı ile kurulmuş bir propaganda bürosuydu. Kullandığı malzemeyi ise Amerikan misyonerlerinden ve konsolosların tek taraflı raporlarından elde ediyordu. Maksadına ulaştığını kabul etmemek mümkün değil. Ermenileri Türkler aleyhine en fazla kışkırtan kuruluşun bu olduğu söylenebilir. Bu olumsuz duruma karşı ise Osmanlı hiçbir şey yapamamıştır. Çünkü Osmanlı’nın aynı güçte antipropaganda yapabilecek ne tecrübesi ne de mali imkânları yoktu. Çöken, yok olmağa yüz tutmuş bir devlete ve millete karşı geçek bir acımasızlıkla yürütülmüş olan propaganda o dereceye varmıştır ki, başta ABD olmak üzere bütün batının kini Türklerin üzerinde toplanmıştır. Bugün Türkiye halen geçmişten gelen olumsuzlukların sıkıntısını çekmektedir.

Ayrıca değinmek gerekir ki, Ermenilerin, özellikle Ruslar, daha sonra da Fransızlar tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda acımasızca kullanılmış olduklarını da artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunu anlayamayanlar bir tek Ermenilerdir; o da işlerine öyle geldiği için.

Bu konuları artık hepimiz bütün teferruatı ile biliyoruz. Üzerinde daha fazla konuşmağa gerek yok. Konuyu kapatmadan evvel bir sual sormak istiyorum: Neden Osmanlı sadece Ermenileri tehcire tabi tuttu da Yahudilerin, Rumların ve Gürcülerin, Arapların, Lazların ve bütün benzeri halkın üzerinde böyle bir işlem yapmak ihtiyacı hissetmedi? Bizler bu sualin cevabını elbette biliyoruz. Ama bu suali sormayı akıl etmeyen insanlar ve özellikle bilerek sormayanlar, bugün 24 Nisan’da Ermeni mezalimini anmak üzere kendinden geçmiş, şahsiyetsiz, cahil ve kesinlikle aşağılık duygusundan mustarip olan acınası zavallılardır. Türk toplumunda bu kişiler de pekiyi biliniyor ve tanınıyor.

Tehcir ve Ermeni mezelimi konularında Ermenilerin isyanları ve yaptıkları Van katliamına da değinmek gerekir. Zeytun, bugünkü adı ile Süleymanlı, Maraş’ın biraz kuzeyinde, etrafı 2000-2500 metre yükseklikte dağlarla çevrili, dağlık ve ıssız bir arazi üzerine kurulmuştur. Nüfusunun, o tarihte tamamı Ermeni’dir. 1790 yılından başlayarak 1900 yıllarını başlarına kadar, yanılmıyorsam 15 defa isyan etmişlerdir. Ermenilerin Van katliamının ise, Van’ı işgal eden Rus askerlerini dahi dehşete düşürdüğü biliniyor.

Son olarak bir hususa daha değinerek konuyu bağlıyoruz: Ermenilerde bağımsızlık hareketini kilise yürütmüştür. Ermeni patriklerinin bu vesile ile ve taviz kopartmak maksadı ile sık sık İngiliz elçilerini ziyaret ettikleri de biliniyor. Bu ziyaretlerde patriklerin dile getirdikleri konular elbette İngiliz hükümetlerine bildiriliyordu. Bu bilgileri bugün Türkçe neşriyatta dahi okumak mümkündür. Bunlardan inciler:

· Eğer bizim, haklarımızı almak için Yunanlılar gibi isyan etmemiz gerekiyorsa, bunu yapmak çok kolay. Hemen yapabiliriz.

· Ermenilerin üzerinde bağımsız devlet kurmak istedikleri bölge Kilikya Ermeni devleti topraklarını da içine alacak şekilde, Rize’den Antalya’ya çizilecek bir çizginin altında olup, fakat Fırat’ın altındaki bölgeyi içine almayan bir saha olmalıdır.

İşte böyle sevgili okuyucular. Bugün Türkiye’nin Osmanlı ve Cumhuriyetin kuruluşunda yaşadıklarını dikkate almadan dış politika yapmak, şu anda içinde bulunulan uluslararası ve yurt içinde ki sıkıntı veren olaylara ve gelişmelere sebep olduğu inkâr edilemez. Belirttiğimiz tarih sayfalarını incelememiş kişilerin Türkiye’de siyaset yapmasının getirmiş olduğu sorunları, hak etmediğimiz halde bizler de yaşıyoruz. Bu topraklar savaşla alınmıştır. Tarih boyunca dünyanın her yerinde yaşanmış olduğu gibi. Bugün dahi, Batılı ülkelere kalsa Türkiye’yi yaşatmazlar. Tehcirdeki üstü başı yırtık partal insan tasvirlerine aldanmayınız. Bu ülke için savaşanların giyimleri ve yaşam koşulları da onlardan farklı değildi.

Aydınlık yarınlar ümidi ile.
Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2763 ) Etkinlik ( 223 )
Alanlar
TASAM Afrika 77 647
TASAM Asya 98 1106
TASAM Avrupa 23 649
TASAM Latin Amerika ve Karayip... 16 67
TASAM Kuzey Amerika 9 294
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1406 ) Etkinlik ( 54 )
Alanlar
TASAM Balkanlar 24 297
TASAM Orta Doğu 23 623
TASAM Karadeniz Kafkas 3 297
TASAM Akdeniz 4 189
Kimlikler ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1304 ) Etkinlik ( 78 )
Alanlar
TASAM İslam Dünyası 58 786
TASAM Türk Dünyası 20 518
TASAM Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2049 ) Etkinlik ( 82 )
Alanlar
TASAM Türkiye 82 2049

Artan jeopolitik gerilimler ve yükselen ekonomik belirsizlik ortamında, her ne kadar hükümetler artık küresel işbirliğinin mutlak faydalarına odaklanmıyor olsa da birbirlerine göre daha az “kazandıkları“ endişesine kapılmaktan geri kalmıyorlar. Göreceli kazançları önceliklendirmek, kaybeden-kaybeden...;

7 Ekim 2023’te başlayan süreçten bu yana İsrail, binlerce Gazzeliyi yerinden etti ve öldürdü. İsrail’in insanlık dışı saldırılarına karşı ABD ve İngiltere tam destek verirken, uluslararası kamuoyu devam eden açlık, susuzluk ve insani kayıplara karşı elle tutulur bir adım atmış değil. Gazze'de devam ...;

Küresel konjonktürün de ivme kazandırıcı etkisiyle son yıllarda enerji kaynaklarının önemi katlanarak artmıştır. Özellikle hidrokarbon yataklarının tespit ve işletmesine yönelik faaliyetlerin kurulu ve faal haldeki geleneksel teknolojilerin işlevini sürdürmesi için hızlandırıldığı aşikârdır;

2000’li yılların başından itibaren Körfez ülkeleriyle ilişkili bölgesel düzen bakımından bir takım değişimler gündeme gelmeye başlamıştır. Bu noktada “Arap Baharı“ sürecinin en önemli dönüm noktalarından birisini teşkil ettiği görülmektedir. Bu bağlamda Arap Baharının başlangıç noktasında olduğu kab...;

2000’li yılların başından itibaren Körfez ülkeleriyle ilişkili bölgesel düzen bakımından bir takım değişimler gündeme gelmeye başlamıştır. Bu noktada “Arap Baharı“ sürecinin en önemli dönüm noktalarından birisini teşkil ettiği görülmektedir. Bu bağlamda Arap Baharının başlangıç noktasında olduğu kab...;

Enerji, devletlerin hayati fonksiyonlarının işlevselliğinin sürdürülebilmesi açısından en hayati girdilerin başında yer almaktadır. Bu bağlamda enerjinin devletlerin ulusal güvenliklerinin olmazsa olmazlarından birisi olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte enerjiye duyulan gereksinimin giderilmes...;

Deprem kuşakları arasında yer alan Türkiye'nin en hassas bölgelerinden biri de İstanbul. Uzmanlar olası bir İstanbul depreminin kaçınılmaz olduğu konusunda hemfikir. Ayrıca birden fazla eylemi içeren bir savaş veya terör saldırıları ya da bütün şehri etkileyecek yoğunlukta su baskını ya da yangın du...;

İnsanların vatandaşı oldukları, ikamet ettikleri veya yerleşik bulundukları topluluklardan ayrılarak farklı coğrafyalarda devam eden savaşlara gönüllü olarak katılmaları, devrimler çağından başlayarak modern devletler sisteminin oluşum sürecini takip eden bir olgudur. Bu süreci tanımlamak amacıyla a...;

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 2

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 24 Şub 2024 - 16 Mar 2024
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2024 Dönem 1

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programları ile katılımcılara stratejik yönetim ve liderlik alanlarındaki yeniliklerin aktarılması, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ışığında ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri konularında çok yönlü analiz, sentez ve değerlendirmeler yapabilmelerine, çözüm önerileri, farkındalık ve gelecek öngörüleri geliştirmelerine destek sağlanması amaçlanıyor.

  • 20 Oca 2024 - 10 Şub 2024
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Millî Savunma ve Güvenlik Akademisi Sertifika Programı | 2023 Dönem 1

21. yüzyıl güvenlik sorunlarının dönüşümünü takip edebildiğimiz bir dönem olarak dikkat çekmektedir.

  • 11 Kas 2023 - 02 Ara 2023
  • Cumartesileri 10.00-13.30 (Çevrimiçi) -
  • İstanbul - Türkiye

Türkiye - AB İlişkilerinin 60. Yılı ve Geleceği Konferansı

  • 24 Eki 2023 - 24 Eki 2023
  • İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane Kampüsü -
  • İstanbul - Türkiye

Doğu Akdeniz Programı 2023-2025

  • 17 Tem 2023 - 19 Tem 2023
  • Sheraton Istanbul City Center -
  • İstanbul - Türkiye

Afrika 2063 Ağı İstişare Toplantısı 2

  • 20 Eki 2022 - 20 Eki 2022
  • Çevrimiçi - 14.00

Afrika 2063 Ağı İstişare Toplantısı 1

  • 06 Eki 2022 - 06 Eki 2022
  • Çevrimiçi - 14.00

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “ABD Hegemonyasına Meydan Okuyan Çin’in Zorlu Virajı; Güney Çin Denizi” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Küresel Rekabet Penceresinden Pasifik Adaları” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “TEKNOLOJİK ÜRETİMDE BAĞIMSIZLIK SORUNU; NTE'LER VE ÇİPLER ÜZERİNDE KÜRESEL REKABET” isimli stratejik raporu yayımladı

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Sri Lanka’nın Çöküşüne Küresel Siyaset Çerçevesinden Bir Bakış” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in hazırladığı “Çin-Japon Anlaşmazlığında Doğu Çin Denizi Derinlerdeki Travmalar” isimli stratejik raporu yayımladı.

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...