LEİBNİTZ’den EURLİNGS’e Avrupa’nın Raporları

Raporlar

2000’li yıllar sonrası imza konulan uluslararası belgelerin uygulanması noktasında bu politik gözaltı mekanizmasının önümüzdeki günlerde daha da genişlemesi beklenmeli. Çünkü,...

Stratejik Yorum No:271

2000’li yıllar sonrası imza konulan uluslararası belgelerin uygulanması noktasında bu politik gözaltı mekanizmasının önümüzdeki günlerde daha da genişlemesi beklenmeli. Çünkü, Birleşmiş Milletler bünyesindeki “İkiz Sözleşmeler“ ile Avrupa Konseyi bünyesindeki “Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme“ de er ya da geç bu gözaltı mekanizmasına eklenecek.

İlginç olan, adı geçen raporların periyodik olarak karara bağlandığı günler ve sonrasında Türkiye’de, her defasında kısa süreli şok dalgalarının yaşanıyor olması. Oysa tek yanlı ve ideolojik olduklarına inanılan bu raporların Türkiye’de böylesi bir şaşkınlık ve şok dalgasına yol açmaması beklenir. Çünkü, 17. Yüzyıldan bugüne “Avrupa’nın raporları“ hep aynı şeyleri tekrar eder durur (I).

Şok dalgalarını atlatmanın bir yolu, onu unutup gereklerini yerine getirmeyi zamana bırakmaksa bir diğer yolu da siyasilerin bugün yaptıkları gibi onun politik/hukuksal değerini küçümsemektir. Oysa genelde bu raporlar, özelde ise Avrupa Parlamentosu raporları hukuksal olarak kısmen; politik olarak ise tamamen bağlayıcıdır . Dahası, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yöneten “Müzakere Çerçeve Belgesi“nin 10. madde düzenlemesine göre bu raporlar Türkiye tarafından “kabul edilmiş“ sayılır (II) .

Avrupa’nın Raporları

Bugüne dek kaleme alınan Avrupa merkezli raporların, tarihin derinliklerine kök salmış bazı ideolojik unsurlar taşıdığı gözlenir. Bu ideolojik unsurlar ancak orada; yani tarihte teşhis edilebilir.

Kutsal Roma İmparatorluğunu yeniden kurmak, putperestleri yenmek ve onları vaftiz olmaya zorlamak, kutsal toprakları geri almak, Hıristiyan dünyasına refah ve barış getirmek… Pax Romana’nın sona ermesinden beri Avrupa monarşilerinin ideolojilerini perçinleyen, bu mesihçi düşüncelerdi. Bu düşünceler İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi sonrası sürekli olarak hayalleri besleyip durdu. Bu noktada 17. Yüzyıl, Avrupa açısından Osmanlı İmparatorluğu’nun taraf olduğu değişik çatışmalar dolayısıyla “Doğu“ ile “Batı“, “müminler“ ile “kafirler“, “medeni dünya“ ile “barbar dünya“ arasındaki gerilimin belirgin bir biçimde gün yüzüne çıktığı dönemin adıdır. Ve bu dönemden başlayarak Osmanlı’nın çöküşüne kadar Avrupa diplomasisinde iki farklı siyasi tavır bir arada var olmuştur: Biri, kapitülasyonların devamı ve güç dengelerinin korunması noktasında “hikmet-i hükümet“in dikte ettiği açık, resmi politika; diğeri ise yetkili olup olmadıkları tam belirlenmemiş bazı diplomat, asker ya da dinsel kişilikler tarafından sergilenen gizli saklı politikalar…

Sully’den Savary de Bréves’e, Mazarin’den Leibnitz’e pek çok düşünür ve yazar Osmanlı’nın paylaşımına yönelik ve doğrudan ya da dolaylı olarak İstanbul’un ele geçirilmesini de hedefleyen tasarılar üretirler. (VII. Charles, 1494’de Bizans İmparatorluk ünvanını imparatorluğun son varisi olan Andreas Paleologos’tan satın almıştı. İstanbul tahtı, Hıristiyan dünyasına göre boştu. Yitik ülkeydi İstanbul.) Bu politikalar, kitaplar, gazeteler, broşürler, şiirler aracılığıyla olduğu kadar Haçlı seferleri ve kutsal savaş tasarıları aracılığıyla da seslendirilir. Söz konusu tasarılar Viyana önünde ikinci Türk başarısızlığının (1683) ardından bizzat devlet adamları tarafından sipariş edilip örgütlenir ve giderek daha somut bir içerik kazanır.

Bu tasarılara iki küçük örnek: İlki, Avrupa Birliği fikrinin tarihteki “Kurucu Babası“ sayılan Sully’e ait. Sully’nin tasarısı günümüzdeki Avrupa Birliği ve Birlik içerisinde Türkiye’nin yeri ile ilgili tartışmalara bakıldığında tam bir kehanet havasına bürünen bir rüya gibidir.

Tasarıda Müslüman Türkiye’nin ve Ortodoks Rusya’nın dışlanacağı bugünkü AB coğrafyasına karşılık gelen bir konfederasyon söz konusudur. Bu konfederasyon oluştuktan sonra, kendi arzularıyla Avrupa’yı terk etmeye yanaşmazlarsa Türklere karşı sürekli olarak savaş yapmak gerekecektir. Ve Türkler için kötü akıbetin her türlüsü düşünülmüştür.

Birlik’in dinsizlerle (Türkler) savaşını yürütebilmek için her ülkenin kaynakları oranında katkı sağlayabilecekleri bir Avrupa ordusu; politik kararları almak için Genel Konsey olarak adlandırılan bir Avrupa Parlamentosu; ve kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda hakemlik görevi üstlenecek bir Avrupa Mahkemesi öngörülür. Hazırlanan tasarıda Rum, Gürcü, Ermeni, Keldani gibi Doğu Hıristiyanları, hatta Lübnan Dürzileri bir Truva Atı olarak düşünülür. Çünkü, Mısır’dan Macaristan’a, Cezayir’den Irak’a Osmanlı dünyasının dört bir yanında değişik dinlerin bir arada yaşamaları, o devrin ortalama kültürüne sahip bir Avrupalısı için hayal edilmesi imkansız bir şeydir. 17. Yüzyılın bütün stratejistleri gibi Sully de Osmanlı ile çatışma durumunda Hıristiyan halkları doğal müttefik olarak görür.

İkinci örnek Leibnitz’den. Hesap makinesinin mucidi, monadolojinin babası, kiliseler birliğinin, Avrupa din barışının güçlü savunucusu Leibnitz’in Doğu’ya karşı güçlü bir tutkusu vardır. Leibnitz gibi aydın ve siyasi çevrelerde gözde bir filozofun hazırladığı tasarı 17. yüzyılda Batı dünyasının ideolojisi ve hayal dünyası konusunda ipuçları vermesi açısından da son derece ilginçtir.

Leibnitz’e göre Avrupa’yı birleştirmenin yolu, birbirine düşmüş Avrupalı yetkililere ortak bir hedef göstermektir. Bu hedef Türklerdir. Bu tür tasarıların tamamında olduğu gibi Leibnitz’in tasarısının da temel ayağını, her an Sultan’a karşı ayaklanmaya hazır olduklarına inanılan Osmanlı’nın Hıristiyan halkı oluşturur. Çünkü, Osmanlı gibi bir mozaikin varlığını koruyabilmesi mümkün değildir ve birleşik bir Avrupa gördükleri an, bu mozaikin bileşenleri derhal dağılacaklardır. Dahası Leibnitz, Yeniçeriler üzerinde misyoner faaliyetlerinin örgütlenmesini ister. Onlara köklerini hatırlatmak için…

Bu ve benzeri yüzlerce raporda gün yüzüne çıkan ideolojik öğeler 19. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde kaçınılmaz olarak “Doğu Sorunu“ ile örtüşür. Doğu Sorunu, Osmanlı’nın Balkan Savaşları’ndaki dramatik yenilgisi öncesi Avrupalıların Balkan coğrafyasında var olan karışıklıkları nitelemekte kullandığı bir kavramdır. I. Dünya Savaşı ve sonrası Sykes-Picod ve Sevr Antlaşmaları, Avrupa raporlarını kaleme alan eski stratejistlerin gözünde cennetten çıkma bir belge olmalıydı. Öngörülemeyen Türk direnişi ve bağımsızlık mücadelesi bu belgeyi tarihin çöplüğüne attı belki, ancak bütün bütün hafızalardan silemedi. Sonrasında soğuk savaş yılları, tarihin sürekliliği içerisinde yalnızca bir parantezdi. Her iki taraf için de hikmet-i hükümetin dayattığı zorunlu bir geçici barış ya da bir tür modus vivendi… Tıpkı 1535 Osmanlı-Fransız ya da 1856 Osmanlı-Fransız-İngiliz İttifakları gibi.

Avrupa Parlamentosu Raporunun Politik/Hukuksal Değeri

Aralık 2004 tarihli Brüksel Avrupa Konseyi’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı, Soğuk Savaş yıllarında konan parantezi kapatırken eskiye ait tartışmaları da yeniden alevlendirdi. Alevlenen bu tartışmalar içerisinde tıpkı geçen yüzyıllarda olduğu gibi Avrupa diplomasisi iki farklı tavrı bir arada sergiledi: İlki, Birlik üyesi ülkelere ait açık ve resmi politikalar; ikincisi ise Avrupa kamuoyunun politik vitrini olan Avrupa Parlamentosuna ait politikalar. Hiç şüphesiz bu ikinci tür politikalar en açık ifadesini Parlamento’ya ait düzenli raporlarda bulur. Şu halde tartışılması gereken, bu raporların politik/hukuksal değerinin ne olduğudur.

Avrupa Topluluklar Hukuku’nda, Topluluk kurumları tarafından üretilen “tüzük“, “direktif“ ve “kararlar“ doğrudan uygulanma yeteneğine sahip bağlayıcı hukuksal normlardır. Kurucu Antlaşma’nın 249. madde düzenlemesinde ifadesini bulan “tavsiye kararları“ ve “görüşler“ ise hukuksal açıdan bağlayıcı değildir. Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Türkiye raporu da 249. madde kapsamına giren bağlayıcı hukuksal güçten yoksun bir işlemdir. Bunun anlamı, raporun bireyler tarafından Avrupa Topluluklar Mahkemesi önünde dava konusu edilemeyeceğidir. (Gerçekten de 2005 tarihli bir kararında Mahkeme, Türkiye ile müzakerelerin başlatılması kararının alındığı Aralık 2004 tarihli Konsey kararının, Avrupa Parlamentosu tarafından Sözde Ermeni Soykırımına ilişkin 1986 tarihli kararına aykırı olduğu gerekçesi ile Fransa’da yerleşik Ermeni derneklerince açılan davada hukuka aykırılık olmadığının altını çizmişti.)

Ne var ki yukarda çizilen şema, Avrupa topluluklar hukukunun kendi içerisinde; bu hukukun kurumsal ve normatif mimarisinde geçerlidir. Bu şemanın dışına çıkıldığında –ki AB ile Türkiye’nin kurduğu ilişki biçimi, Türkiye henüz üye olmadığından doğal olarak bu şemanın dışındadır- yapılacak yorum iki noktada farklılaşmak zorundadır.

• İlk olarak, tıpkı Komisyon ilerleme raporları gibi Parlamento raporları da muhatabını (Türkiye) belirli bir çizginin kabulüne davet eden; Birlik’in duruşuna ve yönelimlerine işaret eden cihazlardır ve kategorik olarak bu cihazlar iki temel uygulama alanına sahiptir: Avrupa Birliği’nin normatif yetkiye sahip olmadığı alanlarda iradesini ortaya koymak ve bağlayıcı bir işlemin kabulü öncesinde geçiş/hazırlık aşamasını yönetmek.

İşte tam da bu noktada müzakere süreci sonunda imzalanacak olan bağlayıcı güce sahip katılım antlaşmasının hazırlık aşamalarından birini yöneten Avrupa Parlamentosu raporunun bütün bütün hukuksal değerden yoksun olduğu iddia etmek doğru değildir. Parlamento raporunun hukuksal geçerliliği bugün için askıdadır ve rapor asıl değerini katılım aşamasında bulacaktır. Zira katılım antlaşması imzalanmadan önce Konsey, Parlamento’nun uygun görüşünü almak zorundadır ve bu uygun görüş bağlayıcıdır.

• İkinci olarak, rapor politik/hukuksal değerini Avrupa Birliği-Türkiye müzakerelerini yöneten 3 Ekim 2005 tarihli “Müzakere Çerçeve Belgesi“nde bulmaktadır. İlgili belgenin 10. madde düzenlemesine göre “katılım, müktesebat olarak bilinen Birlik sistemine bağlı haklar, yükümlülükler ve kurumsal çerçevenin kabul edildiği anlamına gelir.“ Müktesebat ise gene aynı maddenin ifadesiyle “ Birlik çerçevesi içerisinde alınmış yasal bağlayıcılığı olan ya da olmayan kurumlar arası anlaşmalar, kararlar, beyanlar, tavsiye kararları ve yönlendirici ilkeleri de içerir“ .

Şu halde katılım durumunda Türkiye, Parlamento raporlarını bütünüyle kabul etmiş sayılacak; katılım öncesi müzakere aşamasında ise kendisinden sürekli olarak raporlarda işaret edilen politik yönelimleri benimsemesi talep edilecektir.

Türkiye bugün, örneğin sözde Ermeni Soykırımını Avrupa Birliği ile tartışmak imkanına sahip değildir. Gelinen noktada bu yönde sergilenecek bir tavır, Birlik kurumlarınca “inkarcılık politikası“ olarak nitelendirilecektir. Patrikhane’nin ekümenik statüsü, Kürt ve Alevi azınlıklarının varlığı, Güney Kıbrıs Yönetimi’nin Ada’nın tek meşru hükümeti olması vs. gibi konuların da Türkiye tarafından tartışılması mümkün değildir.

*Proje Yöneticisi, Anayasa ve Uluslararası İnsan Hakları Hukuku - Siyaset Bilimi ve Sosyo-Kültürel Çalışma Grubu

Bu içerik Marka Belgesi altında telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmesi, bağlantı verilmesi ve (varsa) müellifinin/yazarının adı ile unvanının aynı şekilde belirtilmesi şartı ile kısmen alıntı yapılabilir. Bu şartlar yerine getirildiğinde ayrıca izin almaya gerek yoktur. Ancak içeriğin tamamı kullanılacaksa TASAM’dan kesinlikle yazılı izin alınması gerekmektedir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2675 ) Etkinlik ( 219 )
Alanlar
Afrika 74 629
Asya 98 1056
Avrupa 22 636
Latin Amerika ve Karayipler 16 68
Kuzey Amerika 9 286
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1367 ) Etkinlik ( 52 )
Alanlar
Balkanlar 24 290
Orta Doğu 22 599
Karadeniz Kafkas 3 297
Akdeniz 3 181
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 1289 ) Etkinlik ( 77 )
Alanlar
İslam Dünyası 58 779
Türk Dünyası 19 510
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2033 ) Etkinlik ( 80 )
Alanlar
Türkiye 80 2033

19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramının 103. Yıldönümünü kutluyoruz. Bu bayramla özdeşleşen Bandırma Vapuru veya gemisini de hatırlamamak mümkün değil. Avrupa 18. Yüzyılda, gemi inşa sanayisindeki usta çırak ilişkisini sonlandırarak, kâğıt üzerine aktarılan teknik çizim planlarına göre g...;

Günümüzde terörizm, son yıllarda kaydettiği gelişim ve almış olduğu görünüm açısından uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Tarihsel açıdan terörizm, 19. yüzyılın sonlarında Batı dünyasında yaygın şekilde görülmesine karşın, 1970’li yılların başında terör çalışmaları sosy...;

Huriye Yıldırım Çınar, Afrika Enstitüsü’nün eş-direktörü olarak TASAM ailesine katıldı. TASAM Afrika Enstitüsü, Eş-Direktör Afrika Uzmanı Huriye YILDIRIM ÇINAR ile yeni bir sinerji ve yapılanma içinde olacak. Enstitü bünyesinde oluşturulacak yeni kurul ve çalışmalarla ilgili gelişmeler ve yoğun günd...;

Çin yaklaşık olarak on yıldır Afrika kıtasındaki en büyük yatırımcı sıfatına haiz. Ayrıca Çin Gümrük Genel İdaresinin açıkladığı rakamlara göre Çin ve Afrika kıtası ülkeleri arasındaki ticaret hacmi bir önceki yıla göre %35,3’lük bir artışla 254,3 milyar dolara ulaşmıştır.;

Avrupa Birliği’nin Küresel Geçit (KG) projesinin; Çin’in uzun vadeli “siyasi” hedefleri olduğu anlaşılan yatırım stratejisinin konjonktürel değişikliklerle birlikte giderek zemin kazanmasına karşı ve esas itibarıyla Batı Avrupa ve ABD’den oluşan G7 grubunun küresel vizyonuna temellenen “united” (bir...;

Çin’in “Orta Krallık” konseptini bırakarak Mavi Su Donanması’na geçiş yapmasıyla birlikte artan ekonomik, siyasi ve askeri gücünün bir fonksiyonu olarak coğrafya telakkisinde de açık şekilde bir değişim gözlemlenmektedir. ;

Çağımızın stratejik hammaddeleri olan Nadir Toprak Elementleri (NTE-Rare-Earths) günümüz teknolojisinin vazgeçilemez temel girdilerindendir. Bu ham maddeler olmadan ileri teknoloji ürünü olan araç ve vasıtaları üretmek mümkün değildir. ;

Eski Japonya Başbakanı Shinzo Abe (2012-2020) hükûmeti tarafından 2013 yılında oluşturulmasından bu yana ülkenin uzun vadeli diplomasisini ve savunma politikasını düzenleyen Japonya’nın Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2022 yılında tekrar gözden geçirilecek ve Kishida hükûmeti 2022 yılı içerisinde strate...;

4. İslam Dünyası İstanbul Ödülleri Töreni

  • 16 Haz 2022 - 16 Haz 2022
  • İstanbul -
  • İstanbul - Türkiye

Dünya İslam Forumu Yetkin Kişiler Grubu Toplantısı 10

  • 16 Haz 2022 - 16 Haz 2022
  • İstanbul -
  • İstanbul - Türkiye

İstanbul Siber-Güvenlik Forumu

Bilgi teknolojilerinin hızlı gelişimi, aynı büyüklükteki güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. İnternetin ilk yıllarında bilgi güvenliğinin üç önemli bileşeni olan “erişilebilirlik, gizlilik, bütünlük” kavramlarından “erişilebilirlik” öne çıkmış; önce internetin gelişmesi ve işletilmesi düşünülmüş, “gizlilik ve bütünlük” geri planda kalmıştır.

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • DTB Hilton İstanbul Topkapı Otel -
  • İstanbul - Türkiye

6. Türkiye - Körfez Savunma Ve Güvenlik Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

5. Türkiye - Afrika Savunma Güvenlik Ve Uzay Forumu

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

4. Denizcilik Ve Deniz Güvenliği Forumu 2022

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

8. İstanbul Güvenlik Konferansı (2022)

  • 03 Kas 2022 - 04 Kas 2022
  • Harbiye Askerî Müzesi ve Kültür Sitesi -
  • İstanbul - Türkiye

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu Toplantısı 5

Dünya Türk Forumu Akil Kişiler Kurulu’nun beşinci toplantısı 25 Mayıs 2022 tarihinde İstanbul’da 6. Dünya Türk Forumu marjında gerçekleştirilecektir.

  • 14 Haz 2022 - 14 Haz 2022
  • İstanbul - Türkiye

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM, Dr. Cengiz Topel MERMER’in uzun araştırmalar sonunda hazırladığı “MYANMAR; Büyük Oyunun Doğu Sahnesi” isimli stratejik raporu yayımladı

İngiltere’nin II. Dünya Savaşı sonrasında Hint Altkıtası’ndan çekilmek zorunda kalması sonucunda, 1947 yılında, din temelli ayrışma zemininde kurulan Hindistan ve Pakistan, İngiltere’nin bu coğrafyadaki iki asırlık idaresinin bütün mirasını paylaştığı gibi bıraktığı sorunlu alanları da üstlenmek dur...

Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar ve başarıyı...

Gündem 2063, Afrika'yı geleceğin küresel güç merkezine dönüştürecek yol haritası ve eylem planıdır. Kıtanın elli yıllık süreci kapsayan hedeflerine ulaşma niyetinin somut göstergesidir.

Geçmişte büyük imparatorluklar kuran Çin ve Hindistan, 20. asırda boyunduruktan kurtularak bağımsızlıklarına kavuşmuş ve ulus inşa sorunlarını aştıkça geçmişteki altın çağ imgelerinin cazibesine kapılmıştır.

Meritokrasi Devlet geleneğimizde yüksek emsalleri bulunan Meritokrasi’nin tarifi; toplumda bireylerin bilgi, bilgelik, beceri, çalışkanlık, analitik düşünce gibi yetenekleri ölçüsünde rol almalarıdır. Meritokrasi din, dil, ırk, yaş, cinsiyet gibi özelliklere bakmaksızın herkese fırsat eşitliği sunar...

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin bugünü ve geleceğinin ele alındığı Avrupa Birliği Sempozyumu, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) ile Türk Avrupa Bilimsel ve Eğitimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) işbirliğinde 02 Şubat 2018’de İstanbul Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

1982 Anayasası'nın defalarca değişikliğe uğramasına rağmen iskeletinin değiştirilememesi nedeniyle Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi olduğu konusunda kamuoyunda genel bir konsensüs bulunmaktadır.